anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2016 Cuma

KÜÇÜK PRENS


Dünyadaki herkesin okuduğunda mutlu olduğu ilginç bulduğu bu kitabı tekrar tekrar okuduktan sonra bende anlatayım istedim.


Küçük Prens adlı kitabı Antoine de Saint Exupery tarafından yazılmış...
Türkçe çevirisi :  Cemal Süreya &Tomris Uyar tarafından yapılmış...
Ben en sevdiğim yayınevi olan Can yayınevinden temin edip okudum :)
                              
   ====Kitabı anlatacak olursam ====

Bu kitap aslında Antonie de Saint Exupery'nin hayatından aktardığı bir kesiti anlatmaktadır.
Antoine de Saint Exupery gerçek yaşamında bir pilottur ve pilotumuz bir gün Afrika üzerinde bir uçuşa çıkmış yalnız uçağı bozulmuş ve çölde kalmıştır.Çölde kaldığı sırada başından geçen o ufak kesit tüm hayatını değiştirmiştir ve zamanla unutmak istemediği o anları kaleme almıştır.
Çölde iken başka bir gezegenden dünyaya gelmiş olan Küçük Prens adında bir çocuk ile karşılaşır ve tanışıp konuşmaya başlarlar.
Küçük Prens pilotun uyuduğu bir sırada yanına gelir ve onu uyandırarak kendisine bir kuzu çizmesini ister.Pilotumuz önce rüya gördüğünü düşünür sonra kendisine gelerek...Çocuğa resim yapma yeteneğinin olmadığını söyler.Küçük Prens ise onu umursamaz ve bu yeteneğini geliştirememesinin nedeninin ufakken onunla dalga geçmelerinden dolayı olduğunu söyler e isteğini yineler.Pilot ona bir kuzu çizmeyi denemiş fakat Küçük Prens beğenmeyip başka bir tane denemesini istemiştir.Pilot ise beceremeyeceğini anlayınca bir kutu çizmiş ve kuzunun bu kutu içinde olduğunu söylemiştir.Bu Küçük Prensin hoşuna gitmiştir.Daha sonra konuşmaya başlarlar ve pilot başka gezegenden gelen bu çocuğun sırrını çözmeye çalışır.Küçük Prensin küçük bir gezegeni olduğunu üç yanardağının ve bir çiçeğinin olduğunu öğrenir.Küçük Prens pilotumuza yaşadığı yeri ve yaptığı seyahatleri anlatır.Farklı gezegende yaşayan insanlar olduğunu ve onları tanıdığını anlatır.Bunlar : Bir gezegende yaşayan ve gezegendeki her şeye hükmettiğini sanan KRAL,
Kendini begenmiş bir adam,utancını unutmak için sürekli içki içen SARHOŞ,sürekli hesap yapan ve bu işi çok önemseyen bir İŞ ADAMI,gezegendeki fenerleri gece-gündüz durumuna göre yakıp söndürme görevini üstlenmiş BEKÇİ, masa başından kalkmadan kaşiflerin edindikleri bilgileri not eden KAŞİF, insanları taşıyan trenleri bazen sağa bazende sola gönderme görevini üstlenmiş DEMİR YOLU MAKASÇISI gibi daha birçok şey anlatır.
Daha sonra pilot bulunur ve kurtarılır.Pilot evine küçük prenste gezegenine geri döner.

Pilot yaşadığı bu güzel olayı 6 yıl sonra kaleme alır...Çok sevilen bir kitap olur ve basımı arttıkça artar.
Hatta Küçük Prens in kitabının içerisinde bulunan resimler oldukça beğenilir ve kullanılmaya başlanır.Filmi hatta çizgi filmi dahi yapılır.Moda dünyasında bile kıyafet ayakkabı aksesuar olarak bile kullanılır.
Ayrıca geçenlerde araştırdığım bir konu olduğundan müzesinin bile olduğunu öğrendim ve mutlu oldum.

                           BU KİTAPTAN BANA KALAN EN BÜYÜK HAZİNE

Dünyada milyonlarca olan bir şeyin elimizdeki tek bir şeyden hiç bir zaman daha kıymetli olamayacağıdır.
Sahip olduklarımızın kıymetini her ne kadar bilmesek de kaybettikten sonra mutlaka kıymetini anlamaktır,onun için kaybetmeden kıymetini bilmek ...

2 Şubat 2016 Salı

ULUDAĞ GEZİSİ


Kışın yapılacak en güzel şey aslında kar varsa dolu dolu gezmektir.Sevdikleriniz ile gezmek daha güzeldir.Ben bu defa gezi olarak sevdiklerim ile Bursa Uludağ'ı seçtim hem biraz dağda temiz hava alarak trekking yapmak hemde kayak yaparak zaman geçirmek ve de Bursa'nın merkezine inerek doyasıya gezmek istedim.


Plan program yapıldıktan sonra bir tur ile kendimizi Uludağ'a atıverdik önce güzel bir kahvaltı sonra da bir güzel yürüyüş yaptık.Yalnız çok fazla imkanımız olmadığından ve arkadaşlarımın kayak yapamamasından dolayı kayak pistinden ziyade kızak kiralayarak kendimize uygun bir yer bularak az da olsa kayarak eğlendik.
İlla da kızak kaymayı yada kayak yapmayı bilmek gerekmiyor eğlenmek için.Burada karların üzerinde bata çıka yürümek, o kar havasını o temiz havayı solumak, o sessizliğin melodisini dinlemek,zirveye ulaşmak için yorulsanız dahi adım atmak,o zirveye vardığınızda adınızı oraya yazmak orada ki zor kayalıklara tırmanmak,kendinizi güçlü hissetmek ve de huzurlu hissetmek inanınki paha biçilemez.
Yapmanızı tavsiye ettiğim gezi türü tabi ki de cimri gezi türü olsun derim.İlla da şehir dışına çıkıp oralarda gezmek için çok para harcamanıza gerek yok.Ben üniversite öğrencisi olduğum için okul içinde yapılan gezileri asla kaçırmıyorum hem çok cüzi bir fiyata denk geliyor hemde fazla dertlenmiyorum ne yapacağım nereye gideceğim nereleri görmem gerekiyor diye.Bu gezilerin çoğunu da öğrenciler gerçekleştirdikleri için denk geldiğinizde arayıp konuşunuz derim çünkü illa da geziye katılmanız için öğrenci olmanız gerekmiyor.Ben kendimde böyle geziler düzenlediğim için arayıp da gelmek isteyen kişileri asla geri çevirmiyorum.
Ayrıca bir yere ne kadar kalabalık giderseniz yol masrafı, yemek masrafı ,kalacak yer masrafı neredeyse yarı yarıya iniyor diyebilirim.
Ayrıca böyle güzel yerlere çok sevdiklerinizle gidiniz derim çünkü daha sonrasında sırf bu yüzden severek gittiğiniz bir yerden nefret de edebilirsiniz.
Sevgiliniz ile el ele karda yürümek veya arkadaşlarınızla karda koşturmak zirveye çıkmak için yarışmak inanın çok güzel duygular.Arada yorulup da o karların üzerine kendinizi atıp sırt üstü yatmanız ve gökyüzünü izlemeniz ve bulutlarda ki  şekilleri bulmanız ayrı bir keyif.Daha önce dokunduğunuzda hiç farkına varmadığınız kar tanelerinin aslında hepsinde farklı şekiller olduğunu farkettiğiniz de yaşadığınız heyecan inanılmazdır.
Erkekler de değilde bayanlar da genelde bir diyet pozisyonu bulunmaktadır.Ben buna kesinlikle karşıyım insan tabi ki de kendine dikkat etmelidir sağlıklı olmak için çok kilo almamak için ama sürekli diyet yapmak.Bana mantıklı gelmiyor.Ama dağa geldiğinizde kesinlikle sucuk ekmek yemeden dönmeyiniz derim çünkü buranın rajonu sucuk ekmek yemektir.
Yemekten sonra ise sahlep içmeyi unutmayınız derim.
Dönerken buradan bir hatıra olsun diye ne alabiliriz diye düşünürseniz ki bunu hepimiz yapıyoruz.Hediyelik eşya satan bir sürü yerler var.Bir mağnet,çerçeve yada bardak almanız yeterli diye düşünüyorum ki çok para harcamaya gerek yok.Buradaki en güzel hatıraların yaşadığınız anlar olduğunu ve o anları fotoğraf çektirerek ölümsüzleştirdiğini unutmayınız derim.



Bende burada çok güzel fotoğraflar çekildim ve o anları ölümsüzleştirdim.Bazılarını sizlerle paylaşarak sizlerinde en kısa zamanda bu güzel duyguları yaşayarak buraları gezmenizi dilerim.





25 Ocak 2016 Pazartesi

HARİTANIN YIRTILAN YERİ









 YAZAR:CEZMİ ERSÖZ
 KİTAP:HARİTANIN YIRTILAN YERİ
 YAYINEVİ: GENDAŞ KÜLTÜR
 SAYFA SAYISI:168 
 KİTAP ÜCRETİ:10 TL


                              
      





                                             === KİTABI ÖZETLERSEK===


     Yıllar sonra hapisten çıkan genç adamlardan biri, dışarıya göre ''hücresinin daha iyi olduğunu ''söylüyor,bir başkası , ''sanki her şey düşman ama ortada düşman yok'' diyordu.Bir başka üniversiteliye göre ''bu üniversite ortamı normalse kendi gibiler şizofren çocuklar''dı.Diyarbakır da bir öğretmen ,''devlet bizim üzerimizi kırmızı kalemle çizmiş,diye yakınıyordu.Ailesini silahlı çatışmadan koruyabilmek için pencerelerine duvar ören Cizreli bakkalın açıklaması ''güneş bizim neyimize!''idi.Şırnak ta bir öğretmen yaşadığı o felaket gecesinin ardından aklını oynatmış,''yaşasın Türk ordusu!''diye haykırarak sokağa fırlamıştı.Cizre'de,henüz bir erkek arkadaşıyla akşamüstü parkta el ele oturmamış bir genç kız ,dağlara çıkıp bir gerilla olmaktan söz ediyordu o saklayamadığı hüznüyle...
     Bir şair ''duygularımız meydan kuşatması altında'' diye şikayet ediyordu.''Bir süre sonra hiçbir şey hissetmez hale gelebiliriz.''Ve kalplerimizdeki,şehirlerimizdeki haritalar ne acı ki durmadan yırtılıyordu...Haritaların yırtılan yerinde ,o karanlık,o umutsuz ormanda küçük ve çaresiz çocuk biran önce kurtarılmayı bekliyordu.


                                               ===BANA KALANLAR===
   
      Kitabı okurken kendimi haberleri izliyormuşum gibi hissettim.Yazarımızın ele aldığı konular o kadar hassas ve o kadar insanın yüreğine dokunan konular ki benim de yüreğimi acıttı bir bakıma...
       Doğu illerinde yaşanan bu olaylar beni oldukça etkiliyor ve keşke hiç böyle şeyler yaşanmasa diyorum herkes gibi bir yandan da doğru düzgün elimden bir şey gelmiyor diye hayıflanıyorum kendi kendime...
       Kendimde bir Doğulu olduğum için birçok kere buralara gittim.Hatta buralarda yaşamanın ne demek olduğunu anlayabilmek için üniversiteyi doğuda okudum.Aslında o kadar güzel yerler ki güzelliğini anlatmakla bitiremezsiniz.O kadar candan ve o kadar iyi niyetli insanlar var ki anlattığınızda kimse size inanmaz.Gelgelelim yazarımızın anlattığı durumlarda var.Ne yazık ki terör kavramı her gün kendini gösteriyor insanlar buralarda korkarak yaşıyor.
       Her an tedbir alıyor öyle ki yaz olsun kış olsun saat 6 dan 7 den sonra dışarı çıkmıyorlar.Giyimlerine,konuşmalarına,yolda yürüyüşlerine hatta bakışlarına bile çok dikkat ediyorlar.İnsanlar canlarını koruma pahasına özgür iken maalesef fanusta gibi yaşayıp öyle hareket ediyorlar.Üzülüyorum çünkü onlar haklılar...Yazarımızın anlattığı gibi içlerinde coşan duyguları anlatamıyorlar,yaşayamıyorlar,aşkı,sevgiyi öğrenemeden kini ve nefreti öğreniyorlar.Bizler gibi kitap okumak,film izlemek,tiyatroya gitmek,bir konsere gitmek neredeyse çoğu yerlerde çok lüks hala...
      Bu kitabı okuduktan sonra en mutlu olduğum nokta kendimi özel hissettiğim noktaydı.Çünkü kar kış kıyamette sıcacık evimde oturmuş,sakince derdim tasam olmadan elimde kitabım ve sehpamda bir fincan kahveyle okuyabiliyordum.Hemde istediğim kadar beni engelleyen bana karışan kimse yoktu...

     Ne mutlu bana Rabbime Şükürler olsun diyorum.

DANS ETMEK


    Yıllardır uğraşıyorum dans etmek için ama bir türlü sevemedim kimse sevdiremedi. Son zamanlarda halk oyunlarına merak saldım halay çekmeye başladım misket oynamaya başladım ve daha birçok dans.
     Fakat bu seferde hep tv lerde, sahnelerde izlediğim dansçılara merak sardım latin danslarına, salsaya, çaçaya benim ne eksiğim var deyip attım kendimi dans kursuna...Ama bu kadar zor olacağını beklemiyordum doğrusu adımları şaşırmadan atmak vücudu istenilir şekilde hareket ettirmek bana çok zor geldi...Dansı doğru düzgün yapamasam da en azından eyleniyorum kendim için bir şeyler yapıyorum kendime zaman ayırıyorum...Bundan oldukça memnunum.
   Daha önceleri dans etmek isteyip te yok ben beceremem dediğim faaliyete şimdi ise aman beceremiyorum ama yine de yapacağım demeyi başardım...
   Bu dans denilen faaliyet aslında kendimle barışmamı sağladı vücudumu kontrol etmeyi, mimiklerimi serbest bırakmayı öğretti bana, müziğe olan, ritme olan kulağımı canlandırdı, ruhumu özgür kıldı adeta...

  Artık daha çok seviyorum dans etmeyi ve herkese tavsiye ediyorum...

20 Ocak 2016 Çarşamba

POLYANNA



 








YAZAR:ELEANOR H. PORTER
KİTAP:POLLYANNA
YAYIN:TÜRKİYE İŞ BANKASI


ÇEVİRİ:CEVDET SERBEST
SAYFA SAYISI :200
KİTAP ÜCRETİ:3 TL











                                                              ===KİTAP ÖZETİ===

       Küçük yaşında yetim kalan fakat bu haliyle de hayata tutunan ,hatta etrafındaki insanların da hayatını değiştiren ufak bir kızın öyküsüdür.Annesi Anna ailesinin zengin olmasına aldırmadan kendi halinde fakir bir adamla evlenerek ailesi tarafından red edilmiştir.Bir süre sonra küçük kızı doğar ve adını ablasının adı Polly'inin ismiyle birleştirerek Pollayanna adını kızına verir.Belli bir süre sonra ölür .Pollyanna babası ile kalır fakat babasıda kısa bir zaman sonra sölür.Pollyanna adını aldığı teyzesinin yanına taşınır.Teyzesi onu hiç istemese de belli bir süre sonra farkında olmadan Pollyanna'yı benimser.
Birgün Pollyannaya araba çarpar ve yürüyemez hale gelir.Teyzesi onu tekrar yürütmek için birçok doktora gösterir.Tek bir doktor kalır oda yıllar önce Polly ile nişanlanmış ve ayrılmıştır.Bir daha da birbirlerini hiç görmemişlerdir.Kasabalı Pollyanna'nın bu haline çok üzülüyormuş.Kasabalılardan Pollyannayı çok seven bay  Pedelltton'un baskısıyla ünlü doktor Chilton gelmiş ve Pollyanna'yı ünlü arkadaşına gönderip onu tedavi ettirmiştir.Bir süre sonra Pollyanna tamamen iyileşmiş ve teyzesi Dr. Chilton ile evlenmiştir.Güzel bir yuva kurup yaşamaya devam etmişlerdir.

                                                  ===BANA KALANLAR  ===

Öğlen bir telefon aldım kuzenin adını görünce hayırdır inşallah dedim :)
Heyecanlı heyecanlı ''abla biliyor musun?ben bir kitaba başladım yarısına kadar okudum hatta bitmek üzere ama bir sorunum var''dedi.Neymiş sorunun söyle bakalım bir çözüm bulalım dedim.''Yahu ben bu kitabı çok merak ettim aldım okuyorum ama okulda herkes benle dalga geçiyor ya ne diyeceğimi şaşırdım''Niye dalga geçiyorlar ki diye sordum bende şaşkın bir şekilde.-Ne bileyim abla bende sana soruyorum işte niye dalga geçiyorlar diye? Aklıma sonra geldi kitabın adı ne dedim.-Abla söyledim ya kitabın adını ya beni dinlemiyor musun diye kızdı bizimki.Ama o kadar sinirlenmiş ki artık demediği halde dediğini iddia ediyordu.Neyse bidaha
söyle dedim.Yahu kitap Pollyanna demesin mi?Bende birden boş bulundum ve güldüm.Gülünce bana da sendemi ya sendemi diye isyan etti.Söyle bana hemen neden insanlar böyle tepki veriyorlar bu kitaba diye.
Doğruyu söyle hemen dedi.Direk olarak çok fazla iyimser olduğu için biz onu hayali kahraman olarak düşünüyoruz ve böyle çok iyi olan her şeye olumlu bakan kişilere de Pollyanacılık yapma diyoruz dedim.Gerçekten çok saçma ya dedi ve bana derhal özet çıkar bakıcam blogundan deyip kapadı telefonu...
Günden güne kafayı bozmaya başladı kitaplarla sonumuz hayırola ne yapıcam ben bu kızla böyle bilemiyorum...Her gördüğü kitabı almak istiyor,okumak istiyor ben onu okumadım bilmiyorum diyince nasıl okumazsın diye öfkeleniyor.Bazı kitapları almaya kalktığında o senin yaşına uygun değil başka bak dediğimde inatçılık ediyor hayır ben onu alıcam diyor.Başa çıkamıyorum yani.Sorduğum herkes bu bir süreçtir geçer diyorlar.Bakalım sonuç ne olacak...

Pollyanna benim okumaya başladığım dönemlerdeki ilk kalın kitabım olmuştu...Tam 300 sayfaydı.Ooo ben bunu nasıl okuyacağım diye kara kara düşünmüştüm.Ama neyse ki okuyup bitirdikten sonra yeni kitaplara kavuşunca daha çok okumak istemiştim.
Şimdi sonuç küçücük bir kütüphane hergün büyüyen...



ADI GÖKKUŞAĞI

                                                         
Bayburt sinür(çayıryolu) köyü ev balkonundan



Huzur dolu bir güne başlayabilmek için...
Sol elimde bir kitap sağ elim de içi dolu bir kahve kupası ile sabahın erken saatlerinde balkonuma çıktım ve önümde duran ufak masama elimdekileri bırakıp kapalı olan balkon pencerelerini araladım. Hafif hafif çiseleyen yaz  yağmurunun  ıslak ama sıcak olduğunu fark ettim. Yağmur damlalarını yüzümde hissetmek adına başımı pencereden uzattım ve gökyüzüne doğru birden gözlerimi açarak bakmaya başladım. Gökyüzünde ihtişamı anlatılamaz bir dans ki o dans yağmurdan ıslanmamak için kaçışan ve cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar... Ardından ortaya çıkan gökkuşağı da oldukça ilginç, aslında ilginç olan gökkuşağının renkleri... Ortadan kaybolana kadar uzunca bir süre izledim ve adını bildiğim renkleri ayırdım( açık mavi, mor, yeşil, turuncu...)peki ya geriye kalan renkler sırf biz onların adını bilmiyoruz diye kaybolup gitmeye mahkumlar mı? Bence değiller...
Bunu düşününce canım sıkıldı oturup bir yudum kahve içeyim dedim ki oda sağ olsun buz gibi olmuş... neyse ki o anlardan bu yazı çıkıverdi ortaya...

                                                                                                                     

3 Ocak 2016 Pazar

DÜNYA AHRAT GARDAŞIM

                                                         




      Aile dostumuz Arzu teyze  Kandil günü tutturdu anneme gideyim diye hadi kalk sende gel demesin mi? Ne yapalım kıramadığımız için kalktık hazırlandık otobüse atladık. Yorgun argın gittik oturduk neyse ki bir bardak çay eşliğinde biraz soluklandık…Arzu teyzemin anası Nöriye  nine, Nöriye ninenin komşusu yeni bir at almış hep beraber görmeye gittik. Eeee güzel yerler tabi oralar atlar, koyunlar, keçiler, inekler ne ararsan var maşallah…Gezdik, dolaştık, fotoğraf çekildik, ağaç dallarından meyveler koparıp yedik derken hava kararmaya akşam ezanı okunmaya başladı. Nöriye nine hadi eve gidek de yemek yiyelim dedi. Neyse ne yapalım gittik yemek hazırladık yedik , derken nöriye teyzenin komşular toplaşmaya başladı yine bir çay faslı… Konuşuyoruz güzel güzel komşunun teki sormasın mı nine at nasıldı güzel miydi? die… Nöriye  nine'nin cevabı bizi kırdı geçirdi valla gül gül çatlıyorduk neredeyse…

Cevap şu’’O kadar güzel bir attı ki bakmalara kıyamıyorsun Dünya ahiret gardaşım olsun Allah nazarlardan saklasın…’’


Nöriye nine cahil kadın laf söz olmasından korkar, aldığı aile eğitimi de bu şekilde gelişmiş kadıncağız erkek at görünce beğenince birden öyle deyiverdi…Ne bilsin ki bu sadece insanlar için kullanılan bir tabir…

30 Aralık 2015 Çarşamba

SUÇ


 KİTABIN ADI :Suç - Bir Ceza Avukatından  Gerçek Hikayeler
 YAZARI :Ferdinand von Schirac
 YAYINEVİ: NTV
 ORİJİNAL DİLİ :AlMANCA
 KİTABIN ÇEVİRİSİNİ YAPAN :Itır Arda
 KİTABIN TÜRÜ:Anı
 SAYFA SAYISI :200
 KİTAP ÜCRETİ:15 TL           
                                         

                                                           
                      ARKA KAPAK

ALMANYA'DA 45 HAFTA BESTSELLER LİSTESİNDE KALDI, 600 BİNİN ÜZERİNDE SATTI...
ÇEVİRİ HAKLARI 32 ÜLKEYE SATILDI...

CONSTANTIN FİLM, HİKAYELERİN FİLM HAKLARINI SATIN ALDI.
İLK FİLM (ŞANS) 2011'DE VİZYONA GİRDİ.

Tanınmış, iyi kalpli bir doktor kırk yıllık karısını baltayla öldürüyor, cesedi parçalayıp polisi arıyor. İtirafı da cezası kadar sıra dışı.
Bir adam banka soyuyor. Kulağa ne kadar garip gelse de, "haklı" sebepleri var.
Genç bir kadın kardeşini öldürüyor. Sevgisinden...
İnanılmaz ama gerçek hikayeler...
Ferdinand von Schirach bir savunma avukatı. Akıl almaz olan onun için sıradan bir durum. Schirach, yasalarla yolu kesişen suçsuzları savunduğu gibi, ağır suçluları da savunuyor.
Ve işte burada, o insanların hikayelerini anlatıyor.

Ferdinand von Schirach 1964 Münih doğumlu, 1994 yılından beri Berlin'de avukatlık yapıyor. Müvekkilleri arasında Politbüro üyesi ve Almanya Federal Haber Alma Servisi ajanı da var, büyük iş adamları, ünlüler, sıradan insanlar, Türk göçmenler ve yeraltı dünyasının mensupları da...

                                                         BANA KALANLAR


             Öncelikle şunu belirtmeliyim ki kitabı okurken her hikayede tüylerim diken diken oldu.
Nasıl bir psikopatlıktır bu yahu...İnsanlar birbirlerini kesip biçiyorlar,öldürüyorlar gömüyorlar.Ve bunu da açık yüreklilikle itiraf ediyorlar.Onların haklı oldukları yanlar ise sevgi, aşk gibi bağlar.
Ben yolda yürürken karıncayı incitemezken insanların birbirlerini kesip biçmelerine anlam veremiyorum.Gerçi sadece bu kitapta okuduğum bir durum değil bu sonuçta her gün haber programlarında eşini vuran adamları,çocuğunu boğanları,kaçırılanları.tecavüze uğrayanları,kendini intihar edenleri vs. birçok olayı zaten izliyoruz.SON yılların korkulması gereken en önemli sorunu bence bu olmalı şiddet ve gözü dönmüşlük.
              Sabır,hoşgörü ve tevazudan gelmiş köklerimizin nasıl bu duruma geldiğini inan ki çözemiyorum.Fakat en azından milyonların arasında iyi insanlar olduğunu,hoşgörülü,sabırlı ve şiddete karşı insanlar olduğunu bilmek huzur veriyor.

             Kısacası bestseller olmuş bir kitabın okunmaması olmazdı diyorum ve içiniz böyle kitapları kaldırıyorsa mutlaka okumalısınız.Bu arada kitabın ikincisi de çıktı onuda okudum ama birincisi kadar etkilenmedim fazla da bir farklılık göremedim.

15 Aralık 2015 Salı

ZAVALLI TAVUK


                  
     Yok  böyle bir şey şaka falan herhalde olabilir mi ?

      Bir hafta önce kafayı dinlemek için dedim memlekete gideyim bari teyzeler falan da orda zaman geçer... Memleket Erzincan olunca tabi karar vermek zor değil.Neyse akşamdan aldım uçak biletini taktım sırt çantamı hadi görüşürüz ana dedim çıktım geldim. Teyzemi aradım sağ olsun geldi aldı beni arabasıyla bir arabası var bildiğin hurda ama orda çok işe yarıyormuş tabi kaza yapmamak mümkün değil . Sonunda geldik kazasız belasız ben attım çantayı yere çıkardım ayakkabıları direkmen yığıldım oraya uyudum.Sabah gözlerimi açtığımda karşımda teyzem hortum taşıyordu elinde de bir kazma bismillah dedim ne oluyor ?Hayırdır teyze ya dedim.—Teyzemde bahçeyi düzelttim bi haftaya olurlar onlar yeriz dedi.Hoşuma gitti aa durup bakayım dedim  nasıl yapmışsın.Bir girdim bahçeye yok yok yani bi tarafta salatalık,bi tarafta domates, kabak, patlıcan ooo yemede yanında yat şu dedikleri organik ürünler burada teyze bahçesinde bedava bedava :)
   Evet asıl konuya gelelim aradan bir hafta geçmedi sen karşı komşunun tavukları kümesten çıkın teyzemin bahçeye girin oraların altını üstüne getirin.Ben bu sırada damda postu sermiş kitap okuyorum bir keyifle…Teyzem den bir feryat bir figan ne oluyor be dedim…Teyzem bas bas bağırıyor topunuz kökten kırılasınız diye ben sizin için mi ektim biçtim onları birtaneniz kalmaya adi yaratıklar diye… Ben şaşırdım o şaşkınlıkla da indim aşağıya teyzemin koluna girip güya sakinleştirmeye çalışıyorum…Zaman biraz geçtikten sonra tabi sakinleşti teyzem kalan ürünleri topladı oraları temizledi bende yardım ettim…
   Ertesi sabah yataktayım daha uyanmamışım karşı kümesten bir bağırış ben o korkuyla kendimi kapının önünde buldum bizim komşu Hayriye! ne oldu Hayriye teyze hayırdır dedim…Bir tane tavuk kalmamış cücük kalmamış kör olasılar hepsini yemişler  ben ne yaparım şimdi ben onları büyüttüm besledim  diye ağlıyor…Teyzem çıktı geldi içerden ne olmuş diye dedim ne olucak bedduaların tuttu kadının tavuklarının hepsinin kökü kurumuş…Teyzem sonra bir üzüldü bir üzüldü demez olaydım ben nasıl dedim nasıl böyle hataya düştüm die…
Aradan bir 4-5 saat sonra kendimi teyzemle hurda arabanın içinde çarşıdan tavuk horoz civciv üçlemesinin içinde buldum…Dilini tutamayıp belaları çekmek sonra vicdan azabı duymak ve kurtulmak için de çaba harcamak bu olsa gerek …

Neyse ki teyzemle anlaştık ben dönene kadar bi daha beddua falan etmeyecek kadının ağzından çıkan her şey gerçekleşiyor nasıl bir şeydir bu ya inanılır gibi değil …
Onun için de lütfen beddua etmemeye dikkat edelim.

27 Kasım 2015 Cuma

BİR GAZİ KOŞUSU HATIRASI


   

26 HAZİRAN 2011 Tarihinde 85. si düzenlenen’’GAZİ KOŞUSU’’n da görevliydim.Cidden çok zor bir gündü çok fazla yoruldum.Yorulduğuma deydi mi tabi ki de değmedi.Fakat bugün cidden ne kadar saçma bir dünyada yaşadığımızı bir kere daha anladım.1600 kadar kişiye hizmet ettik.bu kişiler arasında at sahipleri,at yarışı oynayanlar,bu kişilerin davetlileri,eşleri,çocukları,basın vs  vardı.Herkes etrafta fır dönüyordu aman bir yanlış yapılmasın aman dikkatli olalım…Yahu kabalıktan adım atamıyoruz ama hizmette sınırsızız bir elimizde kanepeler bir elimizde içkiler,meyveler,yemekler,tatlılar,kuru yemişler ohooo say say bitmez…Yine de memnun edemiyoruz milleti…Tabi ya evladım onu getir,kızım şunu götür Allahım sabır diye kaç kere yalvardım bilmiyorum…Hele kendini maymuna çevirip gelen kızlara bakışım inanılmazdı…ayaklarında 10 cm topuk yürüyemiyor, kafalarında taşıyamadıkları ‘’Hande Yener’in taktığı o acayip şapkalardan,giydikleri elbiseler zaten bir karış,o sıcakta o surattaki 2 ton boya badana o saçlar açık ,ellerinde eldiven falan ağızlarını yaya yaya konuşuyorlar Ya Rabbim yok yani nereye geldiniz siz film falan çekildi herhalde galadayız ama mümkün değil galalarda da görev aldım böle bir şey yoktu.He bide bunların yanı sıra kelli felli yaşlı başlı beyefendiler de vardı yani çekmiş takımı takmış gözlügü elinde oynadığı kuponlar oturmuş bir köşeye hadi be hadi be diye elinde içkisiyle sabırsızlıkla bekleyen heyecan dolular…Kimileri umarsız sanki zorla getirilmişler gibi ellerinde dergileri karşısındakiyle dedikodu yapıoyor…Zavallı basın ve zavallı biz asıl hizmeti biz yapıyoruz yine de paparayı biz yiyoruz nasıl adalet bu ya…basından arkadaşlar bir oraya bir buraya koşturuyor bir onun bir bunun agız kokusunu çekerek haber toplamaya çalışıyor,en edeplilerde onlardı zaten hele bir bayan vardı ki bana dediği cümle aklımda hala’’güzelim be sana  çok zahmet olacak ama bana bir bardak su getirebilir misin?’’ içimden dedim sen böle istedin canımı yedin zaten…
Zaman geçmek bilmiyor zaten,o onu istiyor bu bunu istiyor millet birbirini yiyiyor o ona bu buna bağırıyor…kaytaranlar yok mu diyeceksiniz bende size hiç olmaz mı diyorum.Arkadaşım yap işini işte zor durumda bırakma kimseyi herkesin görevi var ne diye adamı sen zor durumda bırakıyorsun kendi görevini de ona yaptırıyosun…Başlarken 7o kişi başlıyoruz devam ederken 20 kişi bitimde 50 kişi yahu tabiki bitimde 50 kişi olacak hizmet eden işi yapan 20 kişi öldü geberdi yerde yatıyor zaten mitinge(toplantı) gelecek halimi kaldı bide hesap soruyolar…
Neyse ki yarış bitiyor millet yavaş yavaş dağılıyor,dağılıyor ama hala yemek peşin de gözün doysun be gözün doysun daha ne diyeyim ben…Aman gittiler sonunda tek tük kişi kaldı bizde masaları toplamaya başladık hiç bir şey kalmayacak şekilde,tabaklar dolu sanki yiyecek haspam doldurmuş da doldurmuş çöpe gidecek biliyorsun nie aç gözlülük yapıp da dolduruyosun…Allahım Ya Rabbim sen bizi ve bu düşüncesiz insanları affet…Bu işi yapıyorum yapmasına ama siz bide bu eziyeti bana sorun öyle içim acıyor ki bu masaları toplarken hiç el değmemiş yemekleri hiç el değmemiş meyveleri sebzeleri vs. direk çöpe döküyoruz…Memlekette aç gezen o kadar insan varken ekmek parası bulamayıp suç işleyenler varken hatta istemeyi  gururuna yediremeyip de açlıktan ölen onca insan varken biz bunları bu işi yaparken görmemezlikten,duymamazlıktan geliyoruz…Ve yapabileceğimiz bir şey olmadığı için bu gerçeklerle her gün yaşamaya devam ediyoruz…
Evet yarışı ‘’Anatoly’’ adında ki at kazandı.Ne yapayım yani kazandı da bana yararımı oldu vatana millete hayrı mı dokundu zavallı hayvan koştu koştu yoruldu üstündeki jokey ,sahibi ve at yarışı oynayıp kazanan adamlar parayı cebe indirdi . Türkiye de zengin olan adamlar biraz daha zenginleşti gerisini de Allah bilir zaten ne olacak bakalım…
Yani bu yapılan yarışlar,organizasyonlar iyi güzel hoşta ortada dönen paralar,hizmetler vs hiç de göze batmayan cinsten değil yani…

                                                                                  

24 Kasım 2015 Salı

BİRİ DUT MU DEDİ


      İstanbul da gün geçtikçe sayısı azalan meyve ağaçlarını bulmak için fıldır fıldır gezmeniz lazımdır.Lakin çoğu sefer dalından koparıp da bir meyve yemeğe hasretizdir.Küçük denecek yaşlarımda Ankara da ikamet etmekteydik.Ve kocaman bahçeleri olan bir semtte ağaç tepelerinde geçirdim o yaşlarımı...Ne şanslıymışım şimdiki çocuklar maalesef biraz şanssızlar.
      İstanbul a taşındığımızda en çok o kocaman bahçesi ve bahçesinde köpeği olan müstakil evimizden ayrılmak koymuştu.Ama çocuksunuz işte elinizden ne gelir ki...
İstanbul da da sağ olsun dayımızın Çatalca da bir yazlık tipi evi var.Tarlasıdır bahçesidir ağacıdır arada bir gidip hevesimizi alıyoruz işte yapacak bir şey yok.
      Velakin ben Bitlis'e okumaya gittiğimde yine böyle bir ortama karıştım.Her yerde meyve ağaçları elmasıdır, armududur, narıdır,kirazıdır,hatta dutudur ohhh dedim cennete düştüm.Bitlis te yaşayan insanlar yemeyi ve yedirmeyi seviyorlar Allah için ne yalan söyleyeyim her dalına baktığımda çekinme kızım koparda ye dalından helali hoş olsun göz hakkıdır diye seslenen teyzeler olurdu.
Hatta okul dönüşü bazen yürüyerek döndüğümde elimde kitabı defteri gören teyzeler poşetle tutuşturuveriyorlardı elime...Gerçi arkadaşlarım her ne kadar sana ayrıcalık yapıyorlar bize kimse bir şey vermiyor deseler de benim görüşüm bu doğrultuda.Sonuçta kim ne görürse ne yaşarsa nasıl karşılanırsa onu anlatırmış.
       Elim de bir kitap var içindekileri sırasıyla yapmaya çalışıyorum hala :)
O kitap mı ? ''Türkiyede ölmeden önce yapmanız gereken 101 şey'' adlı  bir kitap çok eylendim kitabı okurken ve ciddi anlamda çoğunu yaptım.Bu kitaptaki tavsiyelerden biri de Dut silkele emri idi.
Arkadaşlar sağ olsunlar beni ağacın tepesinde yakaladılar.
Dutları silkelemek yerine tek tek koparıp yemek daha güzel oluyor.
Aslında ben çoğu kez dut silkeledim.Nerde mi? Erzincanın İliç Çaltı köyünde...
Çocukluk ve gençlik dönemlerimde Dede Topraklarını ziyaret etmişliğimiz hatta köyde tatil yapmışlığımız var.Bu ayrıcalığa dayanaraktan gerçekten dut silkelemek ve o dutların tek tek patır patır yere düştüğünü görmek inanılmaz bir zevk.Ama tek tek dalından koparıp yemek daha büyük bir zevk.
       Ben bir ara çok merak ettim ve dutun tarihçesine baktım.Dutun da tarihçesimi olurmuş ya dut duttur işte diyenleri duyar gibiyim.Ama gerçekten Allah bu meyvayı niye yaratmış ne faydası var bugünkü haline gelene kadar insanlar ne yapmış nasıl yararlanmış oturdum araştırdım okudum ve hayretler içinde kaldım.
Aslında dut ağacıda çin malı desem yeridir.Ülkemize ilk Çin topraklarından Orta Asya'dan gelmiş bir ağaç türü.Yılışık bir ağaç türüymüş hemen hemen her bölgede yetişebiliyormuş fakat çok fazla yüz vermek hatta o yüzünde astarını vermek lazımmış.Yoksa ürün vermiyorlarmış.Birçok hastalığa şifa imiş.Beyaz,siyah ,mor olan çeşitleri kuru yada yaş olarak tüketilecek yerleri var imiş.Morları toplarken dikkatli olun zira eliniz boya olabilir öylede tesirli ki kolay kolay çıkmıyor.Hatta ipek böcekçiliğinin yapılabilmesi için mutlaka dut ağacının yaprağının tüketim olarak kullanılması lazım imiş.

   Evet benden yazması bu kadar diyeyim sizlerde en kısa zamanda bir fırsat oluşturup dut silkeleyin derim. Özellikle de çocukların bu duyguyu yaşamasına olanak sağlayıp onların gözünde bir kahraman olun derim.Çünkü koskocaman bir kız olmama rağmen annem benim hala en büyük kahramanımdır.
Tekrar yazmak ümidiyle...



3 Eylül 2015 Perşembe

MENEKŞE


   İstanbul da sıcaklar bizi iyice bunalttığında arkadaşlar ile yahu denize bir yerlere gidelim biraz serinleyelim diye yakınırken.Arkadaşın aklına Menekşe semtinde bulunan plaj geldi.Çok temiz değil ama bir girer çıkarız serinleriz ya ne olacak dedi.İyi tamam diyerek biz de uyduk onun aklına atladık trene gidiverdik plaja.Eylül ayı olmasından dolayı ve de hafta içi olmasından dolayıdır ki çok kalabalık değildi.Denizde beklediğimiz kadar kirli değildi.Arkadaşımızın dediği gibi bir girip çıktık.Biraz güneşlenip sohbet muhabbet ettikten sonra etrafı gezindik.Orada bulunan bir balıkçı da balık yedik.Sahil de yürüdük bir sürü fotoğraf çekildik canım arkadaşımla ve çok güzel anılar biriktirdik bugünden arda kalan.
Otururken aklımıza acaba buranın ismi neden menekşe dedik kendi kendimize. Arkaşımızın teki aaa bilmiyor musunuz eskiden buraya gelen yabancı bir kadın bir sürü menekşe getirip ekmiş ve burada bahar aylarında rengarenk menekşeler açarmış ondan adı menekşe kalmış.Diyerek anlattı artık onun yalancısıyız ne kadar doğru ne kadar yanlış bilemiyorum.
     Açıkçası İstanbul'un göbeğin de böyle bir yer olduğuna şaşırdık.Herkesin kötülediği kadar da yoktu.İnsanlar neden ellerindekinin kıymetini bilmiyor da her şeyi neden bu kadar kötülüyor onu da anlamış değilim.Daha sonra da buraya başka bir günde mangal yapmaya geldik arkadaşlarla o zaman da gayet eğlenceliydi.
Bana kalırsa gidilemeyecek kadar bedbaht bir yer değil aksine gidilebilecek yerlerden birisi burası üstelik de ücretsiz.
En son toplanıp da tren istasyonunda beklerken bizi muhteşem bir duvar karşıladı yemyeşil bir duvar tabi ki hemen fotoğraf çekildik ve harikaydı.




















27 Ağustos 2015 Perşembe

ACİZ AŞK


                                                            

        Her insanın aşık olduğu bir şey vardır illaki…Kimisi dünyaya aşık olur sürekli gezip görmek ister.Kimisi kitaplara aşık olur sürekli yazıp çizmek okumak ister.Kimisi tv ye aşık olur film izler film çeker oyuncu olur. Kimisi yalnızlığa aşık olur yalnız kalır her şeyi yalnız yapar yalnız yaşar.Kimisi doğaya aşık olur hayvan besler ,ağaç diker, çiçek eker onlarla vakit geçirir.Kimisi geceye kimisi gündüze,kimisi modaya kimisi spora kimisi dünya işlerine kimi ahirete,kimisi de aşkın ta kendisine aşık olur,aşkın ta kendisine aşık olmuşsan hapı yuttun demektir iki cihan arasında gelgitler ortasında ne yapacağını bilmeden yaşıyorsun demektir…Peki ya acizliğe aşık olmuşsan…Aşk için aciz olmak o kadar zordur ki hayatta her şeyin acizliğini yaşarsın parasız kalırsın,evsiz kalırsın,aç kalırsın,işsiz kalırsın,yorgunluktan bitap düşüp halsiz kalırsın, kalırsın da kalırsın…ama aşk ,aşksız kalamaz insan,insan aşksız kaldığı zaman sapıtır olmaz hale düşer, hele de bu aşkın çeşidi aciz aşksa…
Bir insana aşık olmak da hemen hemen aynı olabilir. Nasıl mı ? Aşık olduğuna yani ona ulaşamamak, onun gönlüne yer edipte orada yaşayamamak, sürekli özlem duyup o özlemi dindirememek sürekli hayal kurup o hayalleri gerçekleştirememek o kadar zordur ki . Eee bir de işin içine keşkeler girmişse halin harap ve biçare demektir. Bu aşktan ne kaçış nede kurtuluş vardır…Bu aşkta yalnızca ebedi elem vardır…

Aşksız ve çaresiz kalmamak ümidiyle…

BURSA YEŞİL CAMİ & YEŞİL TÜRBE

Bahçelievler Belediyesinin düzenlemiş olduğu günübirlik Bursa gezisine katıldığım ve soluğu o çok istediğim Yeşil Cami de aldığım anı paylaş...