Okul ve iş hayatından dolayı çok fazla İstanbul'a gitme fırsatı bulamıyorum. Gittiğim zamanda altını üstüne getirerek sabahtan gecelere kadar gezmeyi ve çok sevdiğim arkadaşlarım ile zaman geçirmeye bayılıyorum.
Yine böyle kısa bir süreliğine İstanbul'a evime gittiğimde sevgili arkadaşlarımla alışveriş kaçamağı yapmak için Mısır çarşısına Mahmut Paşa 'ya gittik. Hazır buraya gelmişken de Büyük Valide Han da güneşi batırdık.
Çemberli taşa her gittiğimde aval aval ağzımı açıp bu sütuna bakardım.Acaba buraya neden dikilmiş başka yer mi yokmuş.Çünkü benim açımdan bakıldığında baya işlek bir yerde ve dünya hali hep kötüsünü düşünüyoruz ya bir deprem olsa ne yaparız ya başımıza devrilirse Alimallah... Neyse gel zaman git zaman bu sütun bende daha fazla merak uyandırdı ve koyuldum araştırmaya... Artık araştırdıklarım ne kadar doğruysa... Bizans İmparatoru Konstantin Roma da bulunan Apollon Tapınağından uzunluğu 57 m olan bu sütunu söktürterek eskiden Forum Konstantin adı verilen meydana diktirmiştir. Sütun ilk yapıldığında Apollon kendisine ait güneşi selamlayan bir heykel diktirmiştir.Fakat daha sonra bu sütun el değiştirmiş ve Konstantin e ulaşmıştır. Konstantin ise üzerindeki Apollon heykelini söktürterek kendi heykelini sütunun üzerine diktirmiştir. 330 yılında ise I.Konstantin onuruna İstanbul'un yani o zamanlar Konstantinepolish'in yedi tepesinden biri olan Çemberlitaş'a dikilmiştir.Daha sonra da tabi ki Bizans İmparatorluğuna sahip olan Julianus ve Theodosius'un heykelleri dikilmiştir. Bu sütunun el değiştirmesi hiç bitmemiştir tarihte fakat 1081 yılında dünya hali işte bu sütuna bir yıldırım isabet etmiş sütun ve sütun başlığı da oldukça hasar almıştır.Daha sonra ise bu sütunu I.Aleksios Komnenos tekrar onartıyor ve kendisi de kaide başlığına bir haç koydurtuyor. 1453'te İstanbul'un fetih edilmesiyle beraber üzerindeki haç indiriliyor.Sütunun her biri üç ton ağırlığında ve üç metre çapında olan bileziklerle birbirine bağlanıyor bundan dolayı da adı Çemberli taş olarak kalmıştır.8 adet sütunun ve bir kaidenin üst üste konulmasıyla oluşturulmuş olan bu taş son olarak 1470'den sonra I.Selim döneminde yenilenmiştir. II.Mustafa döneminde de sütun sağlamlaştırma ve ek duvar ekleme işlemi yapılmıştır. Anlayacağımız üzere bu sütun oldukça badireler atlatmış fakat hala dikildiği yerden bizleri selamlıyor.Bu sütunu her gördüğümde aval aval bakan ben artık bir ciddiyetle bakıyorum aslında bu bir meydan taşı ve her imparator kendi gücünü yansıtmak için sürekli değiştirip durmuş bu anıtı.Peki şimdi neredeler neden en büyük yaratıcıyı düşünemediler.Artık her taş daha da önem taşıyor onlar gitti ama izleri kaldı,iyi ki de kaldı yoksa nereden bilebilirdik neler yaşandığını... Evet sizlerin de zamanı olursa Çemberlitaş semtini gezin ve mutlaka bu sütunu inceleyin derim.Bize sadece bir taş parçası olarak görünen ve her seferinde yanından umarsızca geçip gittiğimiz bu taşı bir inceleyin derim.Çünkü bu taş bizden yüzlerce yıl daha büyük :)
Adilcevaz da okurken
her fırsatta sahile inip orada vakit geçirmek benim için inanılmaz bir
keyifti…
Tarihi koklamak üzerinde düşünmek orada bulunarak çok
sevdiğim kitapları okumak başkalarını bilemem ama benim için çok önemliydi. Burada
bulunduğum her anın keyfini çıkarmaktaydım.
Her gün önünden geçtiğim Adilcevaz Kalesine nasıl çıkacağım
diye baya bir içerledikten sonra, bir gün arkadaşlarımla hiç beklemediğimiz bir
anda kendimizi Adilcevaz Kalesinin tepesinde buluverdik.
Bu kale çık çık bitmiyordu. Çıkarken baya nefes nefese
kaldım fakat çıktıktan sonra o manzaraya hayran kalmamak elde değildi. Tabi ki
kalıntı halinde olan kale de çok fazla anlam veremediğimiz değerler vardı. O
okuduklarımdan hiç biri kalıntılar arasında yoktu. Kimilerinin de dediği gibi
taş toprak işte ama çok güzel bir tarihe sahiplik etmiş taş toprak…
Kale hakkında çeşitli kaynaklardan birçok bilgi edindim. Özellikle
de Evliya Çelebilinin yazmış olduğu kaynakları okumaktan büyük keyif aldım ve hala eserini okumaktayım.
Kaleye çıkarken öğrendiklerimi kale içerisinde fotoğraf
çekerken ve çekilirken iyice pekiştirdim ve bana kalan güzel bir hatıra
oluşturdum kendimce diyebilirim.
Kale hakkında bilgi vermem gerekirse öğrendiğim kadarıyla bu
kale M.O. VIII. yy.’ dan itibaren Urartular ile Asurlar'ın akınlarına uğramış, yağmalanarak
yakılmış ve yıkılmıştır. Daha sonra Adilcevaz Persler'in eline geçmiştir. Daha
sonra Selçuklular tarafından kullanılmıştır.
Yani birçok uygarlık bu kaleden gelip geçmişlerdir. Ve
geçerken arkalarında da kendilerinden bir parça bırakmayı başarmışlardır.
Evliya Çelebi'nin anlattıklarına bakacak olursak burada
birçok kuleden ,birçok kapıdan ,surlarından, cami olduğundan sarnıçlardan
bahsetmektedir. Çok fazla bilgiye sahip değilim hatta değiliz bu kale hakkında ama
bu kaleye çıkmak gerçekten şu anlamda çok güzel o kadar uygarlığın buradan
geçmiş olması ve yüzlerce yıl sonra sizlerin de buraya ayak basmasına olanak
verdiğindendir.
Evet Adilcevaz’a gelirseniz mutlaka bu kaleye çıkın ve
tarihin izlerine göz gezdirin derim.
Çok fazla bilgi verememiş olsam da burada çekilmiş olan
fotoğraflarla en azından gezilmesi gereken bir yer olgusu oluşturduğumu
düşünmekteyim.
Barış Manço
deyince ilk aklımıza gelen tabi ki de onun farklı imajı ve kulaklarımıza
doygunluk veren inanılmaz şarkıları ve besteleridir.
Bende onun şarkılarıyla beraber olan bir post yayınlamak istedim.
1943 yılında dünyaya gelip 1999 yılında da göç eden Barış Manço
52 yıllık yaşamını müziğe adamış ve bizlere daha güzel daha kaliteli eserler
bırakabilmek için kendisini durmadan geliştirmiştir.
Ben bir hafta
sonumu ,çocukluğumu şarkılarını dinleyerek ,yapmış olduğu programları izleyerek
geçirdiğim bu güzel insanın müze yapılan evini ziyaret edip hakkında daha fazla
bilgi edinmeye ayırdım.Bunu yapmanın ve
şuan sizlerle paylaşıyor olmanın mutluluğu içerisindeyim.
Barış Manço’nun müze yapılan evine bayıldım .Kadıköy'ü çok seven bir arkadaşım ile buraya gittik.Müzeye giriş ücreti olarak arkadaşım tam bilet alarak 6 lira ödedi ben indirimden yararlanarak 4 lira ödedim.Daha eve girmeden kapının önünde bile içeri girince nelerle
karşılaşacağınızı bilir gibisiniz.Bizi Barış Manço adam olacak çocuklarla beraber hoş geldiniz
diyerek kapıda karşılamakta en güler yüzüyle,içtenliğiyle …
Bahçe
korkuluklarının yanındaki çocuk heykelleri ‘’adam olacak çocuk ‘’programından
bizleri karşılıyor merhaba diyerek.
Toprağa ekilen rengarenk sebzeleri görünce
‘’domates,biber,patlıcan ‘’şarkısını söylemeden geçemiyoruz.Hele bir de
merdiven önünde ki arkadaşım eşek yüzümü güldüren en güzel detaydı .Yine
bahçede kullanmış olduğu arabalarından biri cam camekan içerisinde
sergilenmekteydi .
Hayatını müziğe
adamış bir sanatçının bestelerinin yazılı olduğu kağıtlar olmazsa olmazdı zaten
…
Kapıdan içeri girerken bizi bir masa karşılıyor taş
plaklarla kaplı olarak…Heyecanıma yenik düşüp ilk odaya hızlıca giriverdim ve
karşımda piyanosu başında hala oturan Barış Manço vardı.Etrafa göz gezdirirken
gerçekten muazzam bir hayat yaşamış olan bu adamın gittiği her yerden bir obje
taşıyıp evine getirmemesi cidden abes olurdu.
Pencere kenarlarına açılmış olan nişlerin içerisinde Barış
Manço ‘nun farkı ülkelerden toplamış olduğu vazo koleksiyonlarını gördüm ve ne
kadar zevkli olduğunu ne kadar sanatçı ruhlu olduğunu bir kez daha fark ettim.
Duvardaki her
tabloyu ayrı ayrı inceledim ve resmin yapabilmekten ziyade yapan kişiye saygı
göstermenin ve yaptığı tabloya sahip çıkmanın daha değerli olabileceğini çok iyi anladım.Ayrıca sahne kostümlerinin çerçevelenip duvara asılması bana
adeta tv programlarını izlediğimde üstünde görmüş olduğum o hali ile hatırlatma yaptı.
Bir köşede
Barış Manço’nun almış olduğu ödüller vardı.Hepsini tek tek inceledim ve böyle
bir insanın Türk olmasından bizim ülkemizden çıkmış olmasından büyük gurur
duydum.Barış Manço ödül almaya daha Galatasaray lisesinde öğrenimine devam
ettiği dönemlerde başlamış.Bunun devamı ise öğrenimini devam ettirmek için
gittiği Belçika Kraliyet Akademisinde gelmiş .Hazırlamış olduğu Tv
programlarından almış olduğu ödüller , Dünyayı gezerken göstermiş olduğu
başarılarından,paylaşımlarından dolayı almış olduğu ödüller.Bestelerinin,
söylemiş olduğu şarkılarının insanlara ulaşabilmesi için oradan oraya konsere
koşan Barış Manço’nun ödülleri hepsi buradaydı.Hepsi gurur kaynağıydı.
Beni çok şaşırtan ,dikkatimi en çok çeken ödüller ise
Belçika devleti tarafından verilen Türk Kültür Elçisi ve Japonya devleti
tarafından verilen yüksek şeref madalyası idi.
Beni şaşırtan bir diğer olay ise bunun gibi bir müzenin de
Belçika’nın Liege kentinde de bulunması çünkü Barış Manço eğitim amaçlı uzun
zaman burada yaşadığından dolayı orada bulunan evini ‘’Liege Barış Evi ‘’olarak
müzeye dönüştürmüşlerdir.
Evi gezmeye devam ettiğimde duvarlarda eserlerinin yazılı
olduğu solfej kâğıtları çok güzeldi adeta duvarlarda gördüğüm şarkıları
söyleyerek evi yani müzeyi gezdim diyebilirim.
Üst kata çıkarken merdivenlerin piyano tuşları seklinde
oluşturulması duvardaki notalı kâğıtlar adeta sizi müziğin içerisine çekiyor.
Yukarı çıktığımızda bizi yatak odaları ve Barış Manço’nun
hepimizin hayran kaldığı o özel eşyaları kemerleri,yüzükleri ,takıları
karşılıyor.
Gitar şeklinde olan dolaplar ve yüzüklerinin konulduğu o
kocaman yüzük seklinde oluşturulan dolap çok güzeldi . Pencere ve kapı
camlarının vitrayları çok renkli ve göz alıcıydı.
Koleksiyonları incelerken
kendimden geçtiğim doğrudur.Banyolar ve kapalı bahçe hariç evin her yanı antika
ve yaşanmışlık kokuyordu adeta büyüleyiciydi.O simsiyah aralara beyazlar
serpiştirilmiş banyoyu görünce şaşkınlığımı gizleyememiş ve bu kadar renkli bir
kişiliğe nasıl yani bu banyo demiştim ki diğer banyoyu görünce biraz içim
açıldı rahatladım.Banyonun yanındaki oda ‘’adam olacak çocuk’’lara ayrılmış çok
renkli ve hoştu .
Hayranı olduğum bir sanatçıya bu şekilde daha çok hayran olacağım aklıma
bile gelmezdi.
Yavaş yavaş aşağı inip o bahçede biraz daha vakit geçirmek
ve yine Barış Manço hakkında harika şeyler öğrenmek müthiş bir keyifti.Bahçeye
hayran kaldım.Masalar taş plak şeklinde sandalyeler nota şeklinde bahçenin
tavanı bile notalar şeklindeydi tasarımını kimin yaptığını öğrenemesem de
müthiş bir tasarımdı…
Barış Manço hakkında öğrendiğim bir şey beni ona karşı
müthiş bir utanç içine düşürdü.Barış Manço’nun tamamen imajı olarak düşündüğüm
o upuzun saçlarının ve sakallarının altında gizlediği gerçeği bilmemek ve daha
yeni öğrenmek beni inan ki utandırdı.
Gelirini sağır ve dilsiz çocuklar adına bağışlamak için 1979
yılında çıkmış olduğu bir turnenin geri dönüşünde Türkiye de geçirmiş olduğu
bir kazadan sonra o kaza izlerini saklayabilmek adına saçlarını ve sakallarını
uzatmış ve bizlerin karşısına hep bunu gizleyerek çıkmıştır.
Barış Manço hakkında
öğrendiğim en güzel bağış ise gittiği her ülkeden toplamış olduğu 310 adetlik
fotoğraf makinesi koleksiyonunu ölmeden
önce Türkiye Cemiyetinin Cağaloğlu‘nda
bulunan Basın Müzesine bağışlamıştır.Umarım bir gün Basın
Müzesine gidip onları görebilirim…
İtiraf etmeliyim ki
Barış Manço’nun hazırlamış olduğu tv programlarını özledikçe hala internetten
izlediğim oluyor.Fakat ‘’7 den 77 ye ‘’adlı tv programının 1998 haziran ayında
370. kez ekrana gelerek Türk televizyonlarında ulaşılması zor olan bir rekora
imza atması işte bunu
yeni öğrendim.
Ekvatordan kutuplara
adlı tv programında ekibiyle birlikte 5 kıtada 100 den fazla değişik yöreye giderek 600.000 km ye yakın
yol alarak yeni bir rekor kırması ve Barış Manço’ya hakkettiği lakabın
verilmesi çok iyiymiş Barış Çelebi adeta
lakabın hakkını vermiş.
Hayatta duruşuyla idolüm olan Barış Manço hakkında çok güzel
şeyler öğrendim.Körü körüne bir sevgi beslemediğimi görmek ve anlamak beni daha
mutlu etti …
Huzur içinde uyusun Barış Manço benim gibi milyonlarca
seveni var.
Sabahın erken saatlerinde kalkıp gezmelere başlayınca günün çoğunluğu size kalıyor. Birkaç yeri aynı gün içerisinde gezebiliyorsunuz.Hele bir de şehir dışından gelmiş olan çok sevdiğiniz bir insanı gezdirecekseniz ve kısıtlı bir zaman varsa daha da çok yer gösterme gezdirme hevesine kapılıyorsunuz.Biz de bu hevese kapılmışken hep tarihi yerlerimizi gezeceğiz biraz da eğlenelim dedik ve Form İstanbul alışveriş merkezine gittik biraz gezip alışveriş yaptıktan sonra da Turkuaz Zoo denilen Su altı adlı cennete gittik desem yeridir.Sanırım şu ara adı değişmiş olabilir Sea Life die de geçiyor ama çok da emin değilim.İçeriye giriş ücreti olarak da kişi başı 22 tl ödedik.
Biz kuzenim ile buraya girer girmez ayaklarımız yerden kesildi diyebiliriz.O kadar balık çeşidini bir arada görünce çıldırdık diyebiliriz.Telefonun fotoğraf makinesiyle inanılmaz derecede çok fotoğraf çektik.Her balık çeşidini kadraja almaya çalıştık.Kendimiz de çekilmedik değil hani hele o köpekbalıgını çekmek için az uğraşmadık. Her akvaryumun başında bekledik tek tek inceledik gerçekten hayatımda ilk defa gördüğüm balık türleri vardı.Başka da bir yerde göremem herhalde iyi ki gelmişim.
2009 yılın da ilk açıldığında da arkadaşlar ile toplanıp gelmiştik fakat o gün çok hasta olduğum için ve de kalabalık olduğumuz için nasıl geldiğimi nasıl gezdiğimi hatırlamıyorum bile...Ama o zamandan bu zamana baya bir değişiklik olmuş baya bir geliştirmişler.
Tematik bölüm şeklinde ayırmış oldukları bölümler gayet işe yaramış en azından neyin ne olduğunu daha kolay anlayabiliyorsunuz. Yağmur ormanları, Falezler, Akdeniz, Karadeniz, Tehlikeli ve Esrarengiz vs birçok bölümden oluşmuştu. Burada bulunan canlı çeşitlerini de yanındaki levhalardan takip edebiliyorsunuz. Aslında tanıdıklarımızı da burada görmek hoşumuza gitmedi değil piranaları, istavritleri,palyaço balıklarını görmek ve hayatımızda görmek için baya mesafe katetmemiz gereken canlı türlerini de ayagımıza kadar getirdikleri için çok şanslı olduğumuzu da düşündük tabiki.
En çok sevdiğim hatta bayıldığım yer ise dokunma havuzu oldu ve burada at nalı yengeçlerine dokunmak harikaydı. Benim için en sinir bozucu şey ise ben bütün bu canlılara çıplak el ile dokunmak istiyorum yaa ama bu imkansız herhalde... Burada aynı zamanda deniz kaplumbağası , deniz içindeki farklı böcekler vs. birçok canlı vardı. Ayrıca bunların içinde de köpek balığı yumurtaları çok dikkatimi çekmişti.
Evet gezmeye doyamadığımız bu canlıları izlemeye doyamadığımız bir gün oldu.Burada zamanın nasıl geçtiğini anlamadık ve akşamı bulduk.Gayet yorucu bir gezi programından sonra güzel bir yemek yiyerek ve kahve içerek yorgunluğumuzu attık.Yemek yemek da bizim için gezmek kadar önemli bir eylem çünkü biz yemeği yemek yemiş olmak için yemiyoruz.Karnımızı doyururken ruhumuzu da beynimizi de doyuruyoruz farklı tatları tadarak kültürleri de besliyoruz.Daha sonra ki bir postta yemek yediğimiz o güzel mekanları da sizlerle paylaşmayı düşünüyorum. İsteyen herkesin bu güzel yere gidip görmesi ve güzel vakit geçirerek en güzel fotoğrafları anılarına ekleyebilmeleri dileklerimle...
Ankaradan gelen kuzenim ile İstanbul turu atmayı düşünüyorduk.Fakat hep aynı yerlere gitmeyelim dedik bu sefer farklı yerler keşfedelim.
Aklıma daha ilk açıldığı dönemeler de gittiğim üzerinden epey geçtiğini ve son zamanlar da da gitmediğimi fark ettiğim Miniatürk geldi. Türkiye'de de gezilmesi gereken yerler denildiğinde üst sıralarında gelmekte olan bir açık hava müzesidir.
Müze giriş ücreti olarak kuzenime tam 5 tl bana ise öğrenci 3 tl ödedik.
Hatırladığım kadarıyla 2003 yılında açılmıştı burası ve ben o zaman lise sıralarında idim ve meraktan arkadaşlarla toplanıp hemen gitmiştik.Daha sonra da okul turlarıyla gittik.
Ama burası çok büyük bir yer 60.000 metrekareye kurulu bir açık hava müzesi aslında park alanı. Buraya geldiğinizde uzun zaman ayırmalısınız.Çünkü içerisinde Türkiye ve Osmanlı coğrafyasında bulunan birçok eser var.En fazla eser İstanbul'dan tabi ki 59 adet ,öyle olması da gerekiyor zaten benim düşüncem de bu yönde çünkü İstanbul sıradan bir şehir değil özel bir konuma özel bir tarihe sahip ve geçiş noktası olan bir şehir.Roma,Bizans,Osmanlı yapılarının bir arada bulunduğu şehir.
57 eser de Anadolu'dan seçilerek oluşturulmuş.Keza Anadolu'nun her yerinde muhteşem eserler mevcut.Her birini tek tek görmeyi gerektirecek yapılar.Ayrıca bu açık hava müzesinde yani maket müzede 12 eser de Türkiye dışında kalan yerlerden örnek alınarak yapılmıştır. Tam olarak 128 eser bulunmakta imiş hepsini tek tek saymadım ama broşüründe öyle yazmakta.
Burada bulunan tüm eserler açık hava şartlarına uygun olarak yapılmış.Her birini tek tek gezerken aslına uygun olarak yapıldığını renginin dokusunun hatta o kadar uğraşılmış ki üzerinde bulunan yazılara işlemelere kadar özenle tek tek yapılmış.
Miniatürk'ü gezerken her eserin önüne gidip bilgi aldık tek tek inceledik fotoğraf çektik.
Bazı eserler gerçekten çok özeldi hele köprüye bayıldım diyebilirim.Malum yaya olarak köprüde yürümek hayal yani hee her sene yapılan o olimpik koşu hariç tabi orada birçok insanla beraber bulunuyorsunuz.Ben de bu hayali burada doya doya gerçekleştirdim.
İstanbul da bulunan yapıların hangilerine gitmedim diye bakınırken gözüme Sadullah Paşa Yalısı ilişti çünkü buraya gitmedim ve algıda seçicilik olsa gerek ki ilk gözüme çarpan orası oldu. İstanbulu geçip Anadoludaki eserlere bakmaya başladım ve görmediğim daha bir çok eser olduğunu fark ettim özellikle de Nemrut ve Efes beni çağırmakta idi.En kısa zamanda gitmek ümidi ile diyorum.
İleride görmüş olduğum eserler Yurt dışında bulunan eserler benim aklımı başımdan alan eser ise tabi ki herkes de de olduğu gibi Kubbet'üs Sahra ve Mescit-i Aksa idi.
Kuzenim ile gezimiz den oldukça keyif aldık bol bol gezdik,öğrendik,fotoğraf çekildik.Buradaki hediyelik eşya mağazasından kendimize hatıra kalacak özel eşyalar aldık.Ben yine her zamanki gibi seçimimi kupa bardaklardan ve mağnetlerden yana yaptım.Yani koleksiyonuma bir kupa ve bir mağnet ekleyerek artırmaya devam ediyorum buradan da ayrılırken.
Aynı zamanda Miniatürk ün içerisinde bulunan Zafer müzesini ve Kristal müzesini de gezmekten geri kalmadık.(Diğer bir postta bu iki müzeden de bahsetmeyi düşünüyorum.)Ve bu güzel gezimizi bir kahve ile sonlandırdık.İsteyen herkesin ve özellikle de İstanbul'da bulunan herkesin gitmesi ve görüp anılar biriktirmesi dileğiyle...
Gezimizin son günlerinde sevgili arkadaşımızın gitmiş olduğu okulu gezelim bakalım anlattığı kadar var mıymış.
GAÜ 1985 yılında açılmış olan daha yeni bir üniversite ama gayet geniş bir alana yayılmış kampüsü...
Canım arkadaşımın çok fazla arkadaş çevresi oluşmuş üniversite de yabancı uyruklu olan arkadaşları da var ve onlarla da tanıştırdı bizi çat pat türkçe biliyorlar ee tabi biz de çat pat ingilizce biliyoruz bir şekilde anlaşmaya çalıştık çok eğlencelilerdi inanılmaz derecede sıcak kanlılardı.
Üniversitenin içine girince vavv demekten kendimizi alamadık.Okulun içinde olimpik koşu sahası,yine olimpik havuz vardı.Kütüphanesi kocamandı.Bizim okullarımızda kantin dediğimiz yer burada bir kaç yere döşenmiş en çok dikkatimi çeken ise simiti çok sevdiğimden olacak ki sanırım Simitçi idi.
Sınıfları görmek istediğimizde arkadaşım hiç üşenmeden götürdü ve hatta çoğunlukla ders işledikleri sınıfa götürdü bizi.Sıralar tahtadandı ve beni mest etti.Spor salonunu girişteki sınıfları hepsini sırasıyla gezdik.
En çok da sınıflara giderken girmiş olduğumuz o dış kapıdaki amblem çok güzeldi.
O duvara çizilen şemaları ve tanıtım amaçlı olan resimleri cidden çok beğendim.Bahçesini gezmekten büyük keyif aldım en çok da kuşluk denilen yerde oturmayı ve orada çay içerek o birbirinden farklı harkulade olan güvercinleri izlemekten keyif aldım.
Bizim okuduğumuz okullarla karşılaştırılınca gerçekten baya bir fark var arada.Çünkü bizimkiler okul yaptıklarında sahayı genelde küçük tuttukları için kampüsler genelde küçük oluyor...Ya da hali hazırda olan bir okula bahçe yapmaktan geri kalamadığımız için yada doğru düzgün o yapılara sahip çıkamadığımızdan okullar eski oluyor.
Olsun canım önemli olan zaten öğrencinin sosyal olması değil müfredattaki dersleri vererek diploma sahibi olmak tabiki ve ilerde de o diplomalarla işsiz gezmek de genel de var.
Velev ki güzel bir üniversite gezdik bol bol fotoğraf çekildik arkadaşımızı tebrik ettik.
Böyle güzel bir ortamda umarım keyifle okur sevgili arkadaşımız.