Bizans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bizans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2017 Pazartesi

ÇEMBERLİ TAŞ SÜTUNU






       Çemberli taşa her gittiğimde aval aval ağzımı açıp bu sütuna bakardım.Acaba buraya neden dikilmiş başka yer mi yokmuş.Çünkü benim açımdan bakıldığında baya işlek bir yerde ve dünya hali hep kötüsünü düşünüyoruz ya bir deprem olsa ne yaparız ya başımıza devrilirse Alimallah...
      Neyse gel zaman git zaman bu sütun bende daha fazla merak uyandırdı ve koyuldum araştırmaya...
Artık araştırdıklarım ne kadar doğruysa...

     Bizans İmparatoru Konstantin Roma da bulunan Apollon Tapınağından uzunluğu 57 m olan bu sütunu söktürterek eskiden Forum Konstantin adı verilen meydana diktirmiştir.
Sütun ilk yapıldığında Apollon kendisine ait güneşi selamlayan bir heykel diktirmiştir.Fakat daha sonra bu sütun el değiştirmiş ve Konstantin e ulaşmıştır. Konstantin ise üzerindeki Apollon heykelini söktürterek kendi heykelini sütunun üzerine diktirmiştir.
330 yılında ise I.Konstantin onuruna İstanbul'un yani o zamanlar Konstantinepolish'in yedi tepesinden biri olan Çemberlitaş'a dikilmiştir.Daha sonra da tabi ki Bizans İmparatorluğuna sahip olan  Julianus ve Theodosius'un heykelleri dikilmiştir.

Bu sütunun el değiştirmesi hiç bitmemiştir tarihte fakat 1081 yılında dünya hali işte bu sütuna bir yıldırım isabet etmiş sütun ve sütun başlığı da oldukça hasar almıştır.Daha sonra ise bu sütunu  I.Aleksios Komnenos tekrar onartıyor ve kendisi de kaide başlığına bir haç koydurtuyor.
1453'te İstanbul'un fetih edilmesiyle beraber üzerindeki haç indiriliyor.Sütunun her biri üç ton ağırlığında ve üç metre çapında olan bileziklerle birbirine bağlanıyor bundan dolayı da adı Çemberli taş olarak kalmıştır.8 adet sütunun ve bir kaidenin üst üste konulmasıyla oluşturulmuş olan bu taş son olarak 1470'den sonra I.Selim döneminde yenilenmiştir.
II.Mustafa döneminde de sütun sağlamlaştırma ve ek duvar ekleme işlemi yapılmıştır.

Anlayacağımız üzere bu sütun oldukça badireler atlatmış fakat hala dikildiği yerden bizleri selamlıyor.Bu sütunu her gördüğümde aval aval bakan ben artık bir ciddiyetle bakıyorum aslında bu bir meydan taşı ve her imparator kendi gücünü yansıtmak için sürekli değiştirip durmuş bu anıtı.Peki şimdi neredeler neden en büyük yaratıcıyı düşünemediler.Artık her taş daha da önem taşıyor onlar gitti ama izleri kaldı,iyi ki de kaldı yoksa nereden bilebilirdik neler yaşandığını...

Evet sizlerin de zamanı olursa Çemberlitaş semtini gezin ve mutlaka bu sütunu inceleyin derim.Bize sadece bir taş parçası olarak görünen ve her seferinde yanından umarsızca geçip gittiğimiz bu taşı bir inceleyin derim.Çünkü bu taş bizden yüzlerce yıl daha büyük :)

2 Eylül 2015 Çarşamba

MİNİATÜRK (MAKET PARK)

 

      Ankaradan gelen kuzenim ile İstanbul turu atmayı düşünüyorduk.Fakat hep aynı yerlere gitmeyelim dedik bu sefer farklı yerler keşfedelim.

      Aklıma daha ilk açıldığı dönemeler de gittiğim üzerinden epey geçtiğini ve son zamanlar da da gitmediğimi fark ettiğim Miniatürk geldi. Türkiye'de de gezilmesi gereken yerler denildiğinde üst sıralarında gelmekte olan bir açık hava müzesidir.
Müze giriş ücreti olarak kuzenime tam 5 tl bana ise öğrenci 3 tl ödedik.
    Hatırladığım kadarıyla 2003 yılında açılmıştı burası ve ben o zaman lise sıralarında idim ve meraktan arkadaşlarla toplanıp hemen gitmiştik.Daha sonra da okul turlarıyla gittik.
Ama burası çok büyük bir yer 60.000 metrekareye kurulu bir açık hava müzesi aslında park alanı. Buraya geldiğinizde uzun zaman ayırmalısınız.Çünkü içerisinde Türkiye ve Osmanlı coğrafyasında bulunan birçok eser var.En fazla eser İstanbul'dan tabi ki 59 adet ,öyle olması da gerekiyor zaten benim düşüncem de bu yönde çünkü İstanbul sıradan bir şehir değil özel bir konuma özel bir tarihe sahip ve geçiş noktası olan bir şehir.Roma,Bizans,Osmanlı yapılarının bir arada bulunduğu şehir.
57 eser de Anadolu'dan seçilerek oluşturulmuş.Keza Anadolu'nun her yerinde muhteşem eserler mevcut.Her birini tek tek görmeyi gerektirecek yapılar.Ayrıca bu açık hava müzesinde yani maket müzede 12 eser de Türkiye dışında kalan yerlerden örnek alınarak yapılmıştır. Tam olarak 128 eser bulunmakta imiş hepsini tek tek saymadım ama broşüründe öyle yazmakta.

Burada bulunan tüm eserler açık hava şartlarına uygun olarak yapılmış.Her birini tek tek gezerken aslına uygun olarak yapıldığını renginin dokusunun hatta o kadar uğraşılmış ki üzerinde bulunan yazılara işlemelere kadar özenle tek tek yapılmış.

     Miniatürk'ü gezerken her eserin önüne gidip bilgi aldık tek tek inceledik fotoğraf çektik.
Bazı eserler gerçekten çok özeldi hele köprüye bayıldım diyebilirim.Malum yaya olarak köprüde yürümek hayal yani hee her sene yapılan o olimpik koşu hariç tabi orada birçok insanla beraber bulunuyorsunuz.Ben de bu hayali burada doya doya gerçekleştirdim.

İstanbul da bulunan yapıların hangilerine gitmedim diye bakınırken gözüme Sadullah Paşa Yalısı ilişti çünkü buraya gitmedim ve algıda seçicilik olsa gerek ki ilk gözüme çarpan orası oldu. İstanbulu geçip Anadoludaki eserlere bakmaya başladım ve görmediğim daha bir çok eser olduğunu fark ettim özellikle de Nemrut ve Efes beni çağırmakta idi.En kısa zamanda gitmek ümidi ile diyorum.

İleride görmüş olduğum eserler Yurt dışında bulunan eserler benim aklımı başımdan alan eser ise tabi ki herkes de de olduğu gibi Kubbet'üs Sahra ve Mescit-i Aksa idi.

Kuzenim ile gezimiz den oldukça keyif aldık bol bol gezdik,öğrendik,fotoğraf çekildik.Buradaki hediyelik eşya mağazasından kendimize hatıra kalacak özel eşyalar aldık.Ben yine her zamanki gibi seçimimi kupa bardaklardan ve mağnetlerden yana yaptım.Yani koleksiyonuma bir kupa ve bir mağnet ekleyerek artırmaya devam ediyorum buradan da ayrılırken.

Aynı zamanda Miniatürk ün içerisinde bulunan Zafer müzesini ve Kristal müzesini de gezmekten geri kalmadık.(Diğer bir postta bu iki müzeden de bahsetmeyi düşünüyorum.)Ve bu güzel gezimizi bir kahve ile sonlandırdık.İsteyen herkesin ve özellikle de İstanbul'da bulunan herkesin gitmesi ve görüp anılar biriktirmesi dileğiyle...
 










    



25 Ağustos 2015 Salı

ST.HİLARİON KALESİ



    
     Bir şehri  yansıtan en güzel ayna bence o şehrin kaleleridir. Kalelerin en yüksek noktasına çıktığınızda neresi olursa olsun şehir ayaklarınızın altında ve tüm ayrıntısıyla gözlerinizin önündedir.
Sevgili arkadaşım yapmış olduğumuz Kıbrıs gezisinde Girne bitti hadi bugün de Lefkoşe’yi gezelim orada daha çok tarihi yer var ilk olarak Hilarion Kalesine çıkalım dedi.
Sabahın erken saatlerinde kahvaltımızı yaparak yollara koyulduk.
    Beşparmak dağları denilen gerçekten de adından anlaşıldığı üzere beş parmağı andıran bu dağ bizim nazarımızda etkileyiciydi. Etkileyici olan bu dağın sırtlarında bulunan ve oldukça yüksek bir tepeye kurulan bu kale de dağın üzerimizdeki etkisini iki kat daha arttırdı.
Müzeye giriş ücreti olarak her birimiz ayrı ayrı 3 tl ödedik.Yerli olmayıp da yabancı olsaymışız 9 tl ödememiz gerekecekmiş.Yazık ya bu yabancı turistlere...
Benim canım arkadaşım boş durmamış ve buranın önemini de öğrenmiş ve kaleye girer girmez bana hemen anlatmaya başladı. Bana anlattıklarına istinaden bu kale eskiden yapılan Arap saldırılarını  önceden haber alıp engellemek için yapılmış. Bu eserin adı ise buraya Kudüs’ten göç eden ve kendisi aslında Filistinli olan bir keşişin buraya yerleşerek sürekli ibadet etmesi ve hayatını da burada kaybetmesi üzerine buraya adı verilmiş. Bu kalenin ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmiyormuş ancak 10.yy da manastıra dönüştürüldüğü biliniyor. Burayı bir zaman İngiliz Kralı Aslan Yürekli Richard işgal etmiş ondan sonrada Lusignan ele geçirmiştir. 

Fakat  Lusignan zamanında kale çok fazla savaşa hedef olmuş ve üzerinde birçok değişiklikler yapılmıştır buna rağmen kalenin Bizans yapısı olduğu bilinmektedir. Burada o kadar çok savaş yaşanmış ki Antakya Prensi John burada Cenevizlilere karşı  savaşmış. Savaşlar bittiğinde sessiz sakin yaşanan bu kale Kraliyet ailesi adına dinlenme alanı olarak düzenlenmiştir.
Bu kadar tarih bilgisinden sonra hemen giriş biletlerimizi alarak heyecanlı heyecanlı kaleye giriverdik.
Kalenin yapısı çok ihtişamlıydı. Etrafını çeviren daire şeklinde duvarlar vardı ve burası dokuz burçtan inşa edilmiş. Duvarlar inanılmazdı  o kadar ince ince işlenmiş taşlar ve bu taşlardan oluşan yapılar vardı ki gözlerimize inanamadık. Giriş bölümünden bir broşür alarak incelemeye koyulduk.
     Kalenin içerisine girer girmez merdiven çıkmaya başladık ve bu merdivenler bizim bildiğimiz kısa kısa dikine merdivenler değildi aksine baya uzunca aralıklı ve dikliğini biraz olsun hafifletecek derecede sağ ve sol tarafa yatırılarak yapılmış merdivenlerdi. Ve dikkatimizi çeken kalenin 3 bölümden oluştuğunu anlatan kocaman bir levhaydı. İlk olarak bulunduğumuz bölümün koruma kalesi olduğunu buranın askerler ve atlar için ayrıldığını anlatıyor ve resimlerle bunları duvarlarda sergiliyordu.

İnanılmaz derecede harika resimlerle anlattığı bu bölümden ayrılarak en üst seviyeye ulaşmak için sabırsızlanıyorduk. Ara yolları kullanarak ikinci bölüme doğru ilerliyorduk ve gördüklerimiz karşında o dönemleri hayalimizde canlandırıp tartışıyorduk. Daha önce hiçbir yerde denk gelmediğimiz şeylerde görünce şaşırıp mutlu oluyorduk.
    İkinci bölümde yani orta bölümde manastır alanı ve Aziz'in yeri bulunmaktaydı .Ancak Lusignan döneminde bu  bölüm ayrılmış ve buraya açılıp kapanan bir köprü inşa edilerek ikinci bir koruma sistemi gerçekleştirilmiş. Köprünün sağında sütunlar üzerine inşa edilmiş, daha önceleri kubbesi olan fakat bugün kubbesinin nerede olduğu bilinmeyen bir kilise bulunmaktaydı.
Buraları gözlemleyerek geçiyor ve en üst bölüme yani kral sarayının, saray odarının ve saray mutfağının bulunduğu yere ulaşıyorduk. Burada yine bir levhayla bilinçlendirilmemiz gerçekten güzeldi. Temsili olarak yapılan mumyaların hepsi gerçek gibiydi adeta...
    Kıyafetler kullanılan araçlar, eşyalar gerçekten o dönemi yaşıyormuşsunuz gibi hissettiriyordu.
Burayı da görüp inceledikten sonra artık zirveye tırmanma zamanı gelmişti.


Ve işte amacımıza ulaşmıştık, zirvedeydik. Fakat itiraf etmeliyim ki buraya ulaşana kadar gayet iyi bir efor saffettim gerçekten yoruldum. Zirve de otururken sevgili arkadaşım  700 m yükseklikdeyiz 480 basamak çıktın nasıl hissediyorsun dedi ve ben  ciddi olamazsın diye ona bön bön bakınıyordum. . Yalnız oturup da burada biraz manzarayı seyrettikten sonra gerçekten yorgunluğuma değdi dedim.
   Manzara süperdi çıkarken zaten tadına vara vara ağırdan ala ala çıktık ama zirvede oturmanın tadı farklıydı.
Zirveye çıkarken oldukça fazla fotoğraf çektiğimin farkına varmam ancak kaldığım yere dönüp de kartı bilgisayara takmamla alt tarafta beliren 320 fotoğraf uyarısı idi.

Sizlerle de çekilmiş olduğum fotoğrafların bir kısmını paylaşıyorum ve sizlerin de buraya bir gün mutlaka gidebilmeniz ve albümünüze birçok fotoğraf ekleyebilmeniz dileğiyle...






















23 Ağustos 2015 Pazar

GİRNE KALESİ



     Kıbrıs'a gittiğimde arkadaşlarımın ilk söylediği söz Girne Kalesini gezmeden sakın dönme buralara sözleriydi. Bende onların tavsiyelerini dinleyerek Girne Kalesini dört dörtlük şekilde gezdim.


    
Müzeye giriş ücreti olarak öğrenci indirimindede yararlanarak 3 tl ye girdim,Tam giriş ücreti ise 5 tl idi.
    Girne kalesinin hakim olduğu yat limanı ona muhteşem bir güzellik arz etmiş. Kalenin dışında bu yat limanının etrafında ve kalenin surlarının dibinde dolaşmak insana inanılmaz derecede bir enerji veriyor.
Kalenin içine girip de bu surların tepesinden izlediğiniz manzara karşısında ise hayrete düşüyorsunuz ve zaman içinde huzurla doluyorsunuz. İnanılmaz derecede tarih kokan bu kale gezdikçe içine hapsediyor sizi...
Kalenin planı oldukça muntazam yapılmış ve kareye yakın bir plana sahip olmasıyla beraber her köşeye de birer kule dikilmiş.
   
Kaleyi gezerken adeta elimdeki rehberde yazan yön bulma ip uçlarını takip etmeye çalışıyorum fakat nafile bu konuda biraz yetersiz kalıyorum. Yine de pes etmeyip yönleri bulmaktan vazgeçerek gezimi devam ettiriyorum. Kaleye giriş bir köprü vasıtasıyla sağlanıyor. Biraz ilerledikten sonra çıktığımız rampanın hemen kenarında bulunan bir lahde yani bir mezara gözümüz çarpıyor ve yanına yaklaştığınızda bu lahdin Osmanlı Amirali Cezayirli Sadık Paşaya ait olduğunu görüyoruz. Kalenin iç kapısındaki tonozunda gördüğümüz amblemin Lüzinya’nın üç aslanlı amblemi olduğunu öğreniyoruz.
Adım attıkça yerlerde kapılarda hep bir işaret hep bir obje görüyorsunuz  ve bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış bu eseri adeta yaşıyorsunuz. İçerisindeki doğal güzelliklerin bozulmaması da çok önemli bir kavram bence…
Kale bugünkü şekline ulaşana kadar birçok evreden geçmiş.
Tarih kokan bu kalede ise zamanında İngilizler, Fransızlar, Venedikliler, Osmanlılar rol oynamış.
Tabi ki her devlet kendinden bir şeyler katarak bu kaleye sahip olmuş. O zamanlarda kalede yapılan değişiklerin hemen hemen çoğu yok olmuş. Fakat kalenin içinde Lüzinyan hakimiyetinin fazla olduğu göze çarpmaktadır. Her devletin her milletin kendine ait kültürünün bulunması bizim önümüzdeki en güzel örneklerdendir.
Girne kalesinin içerisinde bulunan yapıtlar ise kaleden daha çok ilgi çekmektedir...
Yine tarihin gizemli karanlıklarına ışık tutan yapılar bizi içerisine alır ve kendilerine hayran bırakır.

Lüzinyan Kulesi :  Kule Kıbrıs Kralı John Dibel'in tarafından yaptırılmıştır. Kulede ise Bizans, Lüzinyan, Venedik, Osmanlı  ve İngiliz asker bayrakları sergilenmektedir.
St. George Kilisesi : Bizans ve Lüzinyan dönemlerin de kale dışında bağımsız bir yapıt olan kilise, Venedik döneminde bazı değişikliklerle kale içine alınmıştır.
Sarnıç :  Lüzinyan döneminde yapıldığı sanılan sarnıç o dönemlerde kalenin su ihtiyacını karşılamaktaydı.
Zindanlar :  Lüzinyan dönemine aittir  ve Kral I. Peter döneminde birçok işkence olayına sahne olmuştur. Zindan odalarında bugün gerçek olaylara bağımlı kalınarak yapılan canlandırmalar sergilenmektedir.

Şövalye John Visconti
Zindanlarda yer alan kuyulardan birinde Şövalye John Visconti canlandırılmıştır. Talihsiz bir şekilde zindana atılan şövalyenin hikâyesi şöyledir; 1368 yılında Kral 1. Peter Haçlı Ordusu toplamak üzere Fransa’ya giderken, Visconti’ye sarayın muhafazası ile görevlendirir. Bu dönemde Kraliçe Elenor, Roucha Kontu, John de Morphou ile gönül ilişkisine girer ve dedikodular başlar. Krala sadık Visconti 1.Peter’e gönderdiği mektubunda Kraliçe’nin dedikodulara maruz kaldığını ve krala sadakatsizliğine kesinlikle inanmadığını bildirir. Adaya dönen Kral araştırmaları sonunda konuyu Kraliyet Saray Meclisi’ne havale eder. Politik ve kişisel nedenlerle Kraliçe’yi cezalandıramayan Meclis, başka bir suçlu bulmalıdır. Meclis, Visconti’yi Kraliçe’ye iftira atmakla suçlu bulur. Visconti savunması dahi alınmadan bu zindana hapsedilir. Bir yıl burada çile çektikten sonra Bufavento Kalesi’ne gönderilir ve açlıktan ölür.
 Joama L’aleman
Kalenin zindan bölümünde bulunan kuyuda temsili canlandırılan bir de kadın bulunmaktadır. Burada bulunan Joama L’aleman Kıbrıs ve Kudüs Kralı 1. Peter’in en gözde metresidir. L’aleman, kralın çocuğunu taşıdığı için Kraliçe Elanor’un kıskançlıklarından nasibini almıştır. Kralın seferde olmasını fırsat bilen Elanor, Joanna’yı huzuruna çağırıp, ona hakaret eder. L’aleman, 8 aylık hamiledir ve Kraliçe bu çocuğun düşmesini istemektedir. Bu nedenle Joanna’nın karnı üzerine büyük mermer bir havan konularak tuz öğütülür, kötü kokulu ilaç içirilir, işkence yapılar ama çocuk düşmez. Doğum gerçekleştikten hemen sonra üzerindeki kanlar temizlenmeden Lefkoşe’den Girne’ye kaleye getirilir ve bu hücreye hapsedilir.
Kralın kardeşi olan Prens Girne Komutanı’nı  görevden alarak, yerine Joanna’nın akrabası olan Sir Luke d’Antiaume’u getirmesinden sonra bir yılını iyi şekilde geçirir. O sırada Haçlı Ordularını toplamak için Fransa’da bulunan Kral, Kraliçe’nin Joanna’ya yaptıklarını öğrenerek, öfkeye kapılır. Gönderdiği mektupta Kraliçeye şöyle der; “Sevdiğim Layd Joanna’ya yaptığın kötülükleri duydum. Bu nedenle yemin ederim ki Kıbrıs’a geldiğimde bir çoğunun  titreyeceği kötü şeyler yapacağım. Bu nedenle ben gelmeden önce o kadına yapabileceğin en kötü işleri yap.”
Mektuptan kısa bir süre sonra Joanna zindandan çıkarılır ve Lefkoşa’daki Franciscan Mezhebine ait Santa Clara Manastırı’na gönderilir. Kralın seferden dönmesiyle birlikte saraya geri alınır. Çocuğun akıbeti ise bilinmemektedir.
              Diğer zindan odalarında ise o dönemde yapılan işkenceleri anlatan canlandırmalar vardır.


Batık Gemi Müzesi :  Bu müzede bulunan gemi günümüze kadar ele geçen en eski gemi özelliğini taşımaktadır. Gemi söylenildiği üzere Helenistik dönemdeki krallara aittir. Bir başka söylentiye göre gemi aslında bir ticaret gemisidir. Pensilvanya Üniversitesi su altı arkeologları tarafından gün ışığına çıkarılan batık gemi ise, Girne’ye 1,5 kilometre uzaklıkta 18 metre derinlikte bir balıkçı tarafından bulunmuştur. Halep çamından yapılmış, 15 metre uzunluğundaki geminin yüzeyi ağaç kurtlarına karşı koruma sağlamak için vernikle kaplanmıştır. Gemide bulunan mutfak gereçleri, tahta kaşıklar, zeytinyağı şişeleri, bardaklar ve tuz ambarları görülmektedir.


Bu güzellikleri gezip görüpte belgelememek olmazdı tabi ki heyecanla çekip arşivime yerleştrdiğim ve her baktığımda özlem duyduğum bir sürü fotoğrafım var. Sizlerinde  tatil amaçlı gittiğiniz de bu tarihi yapıyı gezmeniz ve yeni anılar biriktirmeniz dileklerimle…

















                                                            



19 Ağustos 2015 Çarşamba

YEREBATAN SARNICI


       Yerebatan Sarnıcına bugün yeniden şehir dışından gelen bir arkadaşımı gezdirmek için gittim. Buraya her geldiğimde farklı bir tat aldığımı itiraf etmeliyim. Her geldiğimde bu yerin bir farklılığıyla karşılaşsam da ilk günkü heyecanımı hala korumaktayım.

Hatırladığım kadarıyla buraya ilk gelişim lise döneminde olmuştu. Daha sonra da defalarca arkadaşlarımı gezdirmek için gelmiştim hatta birkaç kere de şiir dinletisi için gelmiştim. Burada muhteşem bir ambians var. Nemli ve rutubetli olan bu yer bence oldukça mistik bir dokuya da sahip. Sarnıca girme ücreti de öğrenciler için o kadar pahalı değil 5 lira idi.Normal giriş tabi iki katı idi 10 lira.



     Yerebatan sarnıcı günümüze Bizans ve Roma dönemlerinden kalmış bir yapıdır. Bu sarnıcın yapılma nedeni ise kent kuşatıldığı takdirde kentin su ihtiyacını bu sarnıçlardan karşılamakmış. Osmanlı  durağan suyu temiz saymadığı için bu gibi eserlere çok da önem vermemiş ve buradaki suyu sadece sulama amaçlı kullanmıştır.


Uzun zaman kendi kaderine terk edilmiş olan bu eser yapmış olduğum araştırmalara göre 1990 lı yıllarda tekrar temizlenmiş ve onarılmıştır. Yerebatan sarnıcının içerisindeki suda bulunan balıklar ise sonradan buraya ilave edilmiştir. 









Yürüme yolları oldukça güzel şekilde onarılmış ve bu yollardan sarnıcın sonuna kadar gidilip ters dönmüş Medusa başını görmek paha biçilemez. Tabi ki ölümsüzleştirmek için fotoğrafta çekilmelidir. Medusa neden mi bu kadar önemli çünkü kendisi tarihte mitolojik bir kahramandır.
Sarnıcın içerisindeki ışıklandırma oldukça güzel fakat klasik fotoğraf makineleriyle aynı ışıklandırma şeklini fotoğraflamak oldukça zor. Ama yine de hatıra kalması açısından çekilen fotoğraflar da oldukça cürretkar bir sarnıç olduğunu göstermektedir.
















Burası ayrıca Bazilika Sarnıcı olarak da anılmaktadır. Tam olarak 336 tane sütun olduğu kaynaklarda yazmaktadır. Bazı sütunlar özel olarak kabul edilmiş hatta bir tane sütun var ki cidden diğerlerinden farklı benim de hayran olduğum her gittiğim de fotoğraf çektirdiğim ağlayan sütun denilmekte kendisine ve aynı zaman da dilek sütunu deniliyor,daha önce Ayasofya da görmüş olduğum sütunun bir benzeri de burada var yine küçücük bir deliğe parmağınızı sokup tam bir tur attırarak dileğinizi diliyorsunuz. Bu hoşunuza gitmediyse dilek dileyip suya bozuk para da atabilirsiniz. Ya da benim gidi çok dileğiniz varsa her ikisini de  yapabilirsiniz.


























Buradan her dilde çevirisi bulunan broşürlerden ücretsiz olarak alıp tarihi ile ilgili farklı bilgilerde bulabilirsiniz. Ayrıca burada biraz pahalı da olsa bir kafe bulunmakta gezdikten sonra oturup bu havayı teneffüs etmek isterseniz ya da bizim gibi dedikodu yapmak isterseniz tercih edebilirsiniz.



Çıkış bölümün de yanda ufak hediyelik eşya satan dükkanlar var biz yine tercihimizi magnedlerden ve kitap ayraçlarından yana kullandık ama cidden çok güzel objeler bulunmaktadır.
Arkadaşım ile birlikte burada harika zaman geçirdik ve birlikte çok güzel anlar paylaştık aynı zamanda güzel bilgiler edinerek çok güzel fotoğraf kareleri yakaladık.






















İsteyen herkesin bu güzel yere gelerek harika vakit geçirmesi ve arşivine güzel fotoğraflar ekleyerek yeni anılar  oluşturması dileklerimle…

BURSA YEŞİL CAMİ & YEŞİL TÜRBE

Bahçelievler Belediyesinin düzenlemiş olduğu günübirlik Bursa gezisine katıldığım ve soluğu o çok istediğim Yeşil Cami de aldığım anı paylaş...