Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2016 Pazartesi

BABİL'DE ÖLÜM İSTANBUL'DA AŞK











KİTABIN ADI: BABİL'DE ÖLÜM İSTANBUL'DA AŞK
YAZARI: İSKENDER PALA
YAYIN:KAPI YAYINLARI
SAYFA SAYISI:416
KİTAP ÜCRETİ: 10 TL (CEP BOY)








                                                                               ----ARKA KAPAK----


Gök kubbenin altında insanın ruhunu soyan kötülükler ve giyindiren aşklar adına...
Doğu ak ejder yılında başladı yirmi üç bin yıllık gizem...
Uzayın sonsuzluğuna açılan kapıyı keşfe çıkmış bilge rahipler, uğruna topluca can verdikleri bir sırrın, binlerce yıl sonra, bir şair tarafından aşkın derin katmanlarına saklanarak korunacağını bilselerdi...
Sirüş başlıklı murassa hançerin kabzasına parmak izlerini bırakanlar, daha avuçlarının sıcaklığı gitmeden hançer kınında kan biriktiğini bilselerdi...
Bağdat, İstanbul, Roma, Paris ve diğerleri; kıyılarına vuran yeni aşkın, bütün eski tarihlerini dolduracak yoğunlukta olduğunu bilselerdi...
Bilgeler, katiller, asiller ve sevgililer; ellerinde tuttukları kitabın alev almaya hazır bir aşk külçesine dönüşmek üzere olduğunu bilselerdi...
Şair, ipeksi dizeleri arasına hayaller gibi sakladığı şifrelerin hoyrat ellerde ihtirasla parçalandığını, sonsuzluk şarabına kadeh yaptığı gelincik yapraklarının kinle dağıtıldığını bilseydi...
Ve şimdi kim bilebilir neler olacağını,
Babil uyandığı zaman?!..


                                                                  ----BANA KALANLAR----



Bu kitabı anlatırken ben öncelikle yazarın tutumunu önemsiyorum.Divan yazarı olan İskender Palanın dili o kadar sade ve güzel ki...
Kitap kendini ifade edebilmek için yine kendi gibi bir kitabı özne olarak kullanmış istediklerini teşhis ve intak sanatı kullanarak canlandırmış ve Leyla ile Mecnun aşkından yola çıkarak gerçek aşkı anlatmaya çalışmıştır.
Hem tarihi,hem siyasi,hem de felsefi konuların hepsini bir araya toplayarak sırayla anlatmıştır.
Kanuni'nin Bağdat'a yapmış olduğu fethiyle birlikte yazılmaya başlayan roman,Roma ve Bizans'ın siyasi ve tarihi özelliklerini de anlatmıştır.
Kitabın karakterlerine baktığımız da yazarlar,hırsızlar,sanatçılar,devlet yöneticileri,bilginler,şairler,katiller gibi birçok kahraman görülmektedir.
Yazar kitabında birçok konuyu anlatmaya çalışmıştır ve bunu da elden ele geçen bir kitabın yardımıyla yapmıştır.Kendi eleştirdiği konuları da diğer konularla harmanlayarak bizlere vermeye çalışmıştır.500 yıllık bir tarihi ve bu tarihin içerisindeki olayları anlatırken bazı kopukluklar olmuş tabi ki fakat bunlar çok dikkat edilmediği sürece göze batmamaktadır.
Bana göre kitapta fuzuliye yer verilmesi elde edilmek istenilenlerin bir şifre dahilinde oluşu bu şifrenin oluşturulurken gayet ince düşünülmesi ve şifreyi ele geçirip hedefine ulaşmak isteyenlerin maceraları ve en sonunda şifrenin çözülmesi inanılmaz heyecanlı olmuş.

Kitabı yoğun olması dolayısıyla biraz geç bitirdim fakat aldığım lezzet paha biçilemez...

10 Kasım 2015 Salı

SENİ ÇOK ÖZLEDİK ATAM



 Bugün günümü bitirmeye hazırlanırken çok
güzel bir gün geçirdiğimi fark ettim ve bloguma çok fazla zaman ayırmadığımı düşünerek artık daha fazla yazı yazmamın zamanı gelmiş diye hissettim.

    Bir 10 Kasım sabahı yine bir Atatürk'ü anma programında yer aldığım için çok mutluyum ve daha nice anma törenlerinde olurum inşallah diyorum...Fotoğrafı çeken arkadaşıma da ayrıca teşekkür ederim.

    Bugün okulumda şiirimi okuduktan sonra huzurlu bir şekilde evime geldim.Çalışmalarıma devam etmek için bilgisayarımı açıp da her gün görmüş olduğum o fotoğrafa baktığımda o an için o fotoğrafın daha farklı göründüğünü keşfettim.

     Mustafa Kemal Atatürk'ün en sevdiğim fotoğrafı benim ekran fotoğrafım her bilgisayarımı açtığımda onun o gülümseyerek ve aslında ne kadar zor şartlar altında olsa da çocuklara bunu belli etmemek adına onlarla geçirdiği zamanlardan sadece bir kesit.Ben bu fotoğrafa her baktığımda ona duymam gereken minneti hatırlıyorum ve o hırsla çalışmalarıma devam ediyorum.Bunlar kafamın için de dönüp dururken motivasyonumu toplamak için kendime bir kahve yaptım ve araştırmalarmalarımı yapmaya devam ettim.İşim bittiğinde ise sosyal medyaya bakınmaktan tabiki de kendimi alıkoyamadım.Bir çok kişinin paylaşmış olduğu fotoğraflara,yazılara baktım bugün için...
     Aslında kimin ne paylaştığı ne söylediği iyimi yoksa kötümü gerçekten hiç umrumda değil...
Çünkü Atatürk sevgisi daha küçücükken yüreklerimize işlendi ve bunun için özel bir çaba harcanmadı.Aslında her şeyin ortada olduğu bir konuyu tartışmak da bana çok saçma geliyor.
Atatürk'ü eleştirmek onun hakkında şöyle böyle 
diyerek olmadık asılsız şeyler söylemek gerçekten 
çok büyük bir saçmalık.


       Okumak lazım öncelikle çok okumak ve adam akıllı düşünmek gerek.Peşinde olduğun şeyin hakkını vermek gerek.Okumak demişken bir tarih öğrencisi olmaktan ve sürekli okumaktan öğrenmekten çok çok çok mutluyum iyiki de bu bölüme yönlendirilmişim.
Ve tekrar okumak demişken Atatürk'ü anlayabilmek için onun elbetteki NUTUK kitabının okunması gerektiğine inanmaktayım.Bir liderin düşüncelerini hatta  her yönünü öğrenebilmek için önce yaptıklarına sonra söylediklerine en sonda yazmış olduğu eserlere bakmak lazım çünkü insanı ele veren en önemli şey yazdıklarıdır.
Ben bugün uzun zamandır kütüphanemde bekleyen NUTUK kitabının Kadir Depsen tarafından hazırlanan versiyonunu okudum ve Atatürk'e olan hayranlığım,bağımlılığım,minnettarlığım bir kat daha arttı ve iyiki de okudum diyorum.Sizler de NUTUK kitabını mutlaka okuyun derim.

26 Ağustos 2015 Çarşamba

LEFKOŞA SOKAKLARI



     Lefkoşa da gezip adım attıkça adeta her yerinden tarih fışkırıyor. Atatürk maydanından itibaren gezmeye başladık sevgili arkadaşım ile ve baya bir zaman harcadık burada gez gez bitmedi.
    Meydan da gezerken ilk karşımıza çıkan bir sütun oldu sevgili arkadaşımın dediği üzere bu sütuna gotlar sütunu deniliyormuş. Yüksekliği 6 metreymiş ve Venedikliler tarafından şehre hakim olduklarını belirtmek amaçlı meydana dikilmiş. Üst kısmında eskiden St. Mark aslanı bulunurmuş şimdi ise bir küre bulunmakta. Sütunun alt kısmındaki levhalarda 6 italyan ailesinin armaları görülüyordu. Çok iyi anlaşılmasa da benim gibi dokunarak hissedenlerdenseniz geldiğiniz de dokunmanızı ve bu armaları anlamanızı tavsiye ederim. Bu sütunun Salamis Harabelerinden getirildiğini öğrenince biraz şok oldum nasıl yani 6 metre yüksekliğindeki bu sütunu nasıl taşıyıp buraya getirmişler hayret doğrusu…


    Bu arada sevgili arkadaşım ile başımıza güzel bir olay da geldi anlatmadan geçmeyeyim. Ben merakla sütunun altındaki armalara dokunurken sevgili arkadaşımda kaldırımda oturuyor ve fotoğraf çekiyordu. Birden etrafı güvercinler bastı desem yeridir. Tam karşımda motorsikletli bir amca belirdi elindeki poşeti açarak güvercinlere yem serpmeye başladı. Sevgili arkadaşım fotoğrafını çekmek için yanına yaklaştı ve sohbete başladılar. Çok kibar beyefendi tonton bir amcaydı adını sorduk Hüseyin dedi. Meğer isem Hüseyin amca her gün bu meydana gelir kuşları beslermiş. Ne mübarek insansın sen Hüseyin amca saygıyla önünde eğildik. Sonra namazını kılmak için camiye gitti Hüseyin amca. Kendisi çok candan ve çok yürekli Allah korkusu olan bir insandı. Onun için Allah tüm günahlarını affetsin diyorum en içten dualarımla…Gerçi sırf kuşları beslemek için onca yol kat eden bir insan nasıl günah işlesin ki yine de bilemeyiz işin aslını…

Atatürk meydanın da gezmeye devam ederken Belediyeler Birliği Binasının önünde biraz oturduk ve sevgili arkadaşım bana buranın tarihçesinden biraz bahsetti. Burası eskiden Baş Piskoposluk Sarayıymış ve 13. Yy da inşa edilmiş. İçerisinde ise rahiplerin vaazlarını verdikleri loca bulunmaktaymış. Tek katlı olmasıyla birlikte cephelerinin görünüş olarak kaleyi anımsattığı söyleniyormuş. Fakat daha sonra Osmanlının ilk kadısı olan Menteşzade tarafından onartılmış ve ikinci katı yapılmıştır. Bina eskiden sarı taş ile yapılmış oluğundan uyum sağlaması için ikinci katta sarı taşdan yapılmış. Ancak eserin ilk yapısından orijinal olarak sadece gotik tarzdaki kemerli kapılar kalmış. Baş piskopasların makamı olan bu yerleşke sonradan Türk ailelerin yerleştirildiği evlere dönüştürülmüştür.Daha sonra da bugünkü halini almış ve Belediyeler Birliği Binası olmuş.

    Ayrıca dikkatimi çeken ise bu binanın giriş kapısının önündeki kolan şeklindeki yapıda bulunan armaydı.Bu arma İngiltere Kraliyet ailesine ait olan ve Kraliçe Elizabethin tahtta çıkışına ithafen yapılmış bir armaymış.
   Bu tarihi binayıda gördükten sonra sokaklarda gezmeye devam ediyoruz.

       Karşımıza şehrin kapıları denen 3 kapıdan biri olan Girne Kapısı çıkıyor.Bu kapı adından da anlaşılacağı üzere eskiden şehrin giriş ve çıkışlarını sağlıyormuş. Venedikliler tarafından yapılmış olan yapı daha sonra Osmanlının eline geçmiş.                                                                                                Kapının yanında bulunan kemerler İngilizler tarafından kesildikten sonra kapı olma özelliğini kaybetmiş. Kapının ayrıca bir gözetleme kulesi var. Bu gözetleme kulesinde eskiden Horoz Ali adında görevli olarak hizmet veren bekçi de varmış. Horoz Ali denildiğine göre 121 sene yaşamış ve yaşamının sonuna kadar da görevini sürdürmüştür hatta rivayete göre burada vefat ettiği de söylenir.
       
Burada kadınlar pazarı denilen bir caddede alışveriş yerleri var. Sevgili arkadaşım ile hatıralık eşyalar ve kitaplar aldık. Hem yorgunluğumuzu atmak hem de kahve molası vermek için bir kafe ararken arkadaşımın aklına Rüstem Kitapevi gelmiş. Hadi seni muhteşem bir yere götüreceğim diyerek koştura koştura gittik. Dediği kadar vardı. Çok güzel şirin mi şirin kitap ve kahve kokusuyla harmanlanmış bir mekandı. Kıbrıs’ın ilk kitapevlerinden birisiymiş burası 1937 yılında açılmış. Burada ki kitapların satışı yok maalesef çünkü ilk basım kitaplar yani orijinal ancak kopyalarını almak mümkün. İlk basım olduğu için çoğu İngilizce idi kitapların çok az derecede Türkçe basım vardı.Sevgili arkadaşım ile kahvelerimizi yudumlarken gezdiğimiz yerlerden bahsettik tekrar çekmiş olduğumuz fotoğraflara baktık aldığımız ve okuduğumuz kitaplar hakkında konuştuk. Onunla zaman çok hızlı geçiyor nasıl geçtiğini anlamıyorum ve iyi ki var diyorum.Ve bu posttumu sonlandırıyorum. Kitapevinde kendimizi kaybettiğimiz için fotoğraf çekmemişiz sizler için google de zor da olsa bir tane fotoğraf buldum fikir vermesi adına ...




Lefkoşa’ya giderseniz yazdığım yerlere bakmayı unutmayın derim. Gönlünüzce bol bol gezmeniz ve öğrenmeniz dileklerimle…

23 Ağustos 2015 Pazar

GİRNE KALESİ



     Kıbrıs'a gittiğimde arkadaşlarımın ilk söylediği söz Girne Kalesini gezmeden sakın dönme buralara sözleriydi. Bende onların tavsiyelerini dinleyerek Girne Kalesini dört dörtlük şekilde gezdim.


    
Müzeye giriş ücreti olarak öğrenci indirimindede yararlanarak 3 tl ye girdim,Tam giriş ücreti ise 5 tl idi.
    Girne kalesinin hakim olduğu yat limanı ona muhteşem bir güzellik arz etmiş. Kalenin dışında bu yat limanının etrafında ve kalenin surlarının dibinde dolaşmak insana inanılmaz derecede bir enerji veriyor.
Kalenin içine girip de bu surların tepesinden izlediğiniz manzara karşısında ise hayrete düşüyorsunuz ve zaman içinde huzurla doluyorsunuz. İnanılmaz derecede tarih kokan bu kale gezdikçe içine hapsediyor sizi...
Kalenin planı oldukça muntazam yapılmış ve kareye yakın bir plana sahip olmasıyla beraber her köşeye de birer kule dikilmiş.
   
Kaleyi gezerken adeta elimdeki rehberde yazan yön bulma ip uçlarını takip etmeye çalışıyorum fakat nafile bu konuda biraz yetersiz kalıyorum. Yine de pes etmeyip yönleri bulmaktan vazgeçerek gezimi devam ettiriyorum. Kaleye giriş bir köprü vasıtasıyla sağlanıyor. Biraz ilerledikten sonra çıktığımız rampanın hemen kenarında bulunan bir lahde yani bir mezara gözümüz çarpıyor ve yanına yaklaştığınızda bu lahdin Osmanlı Amirali Cezayirli Sadık Paşaya ait olduğunu görüyoruz. Kalenin iç kapısındaki tonozunda gördüğümüz amblemin Lüzinya’nın üç aslanlı amblemi olduğunu öğreniyoruz.
Adım attıkça yerlerde kapılarda hep bir işaret hep bir obje görüyorsunuz  ve bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış bu eseri adeta yaşıyorsunuz. İçerisindeki doğal güzelliklerin bozulmaması da çok önemli bir kavram bence…
Kale bugünkü şekline ulaşana kadar birçok evreden geçmiş.
Tarih kokan bu kalede ise zamanında İngilizler, Fransızlar, Venedikliler, Osmanlılar rol oynamış.
Tabi ki her devlet kendinden bir şeyler katarak bu kaleye sahip olmuş. O zamanlarda kalede yapılan değişiklerin hemen hemen çoğu yok olmuş. Fakat kalenin içinde Lüzinyan hakimiyetinin fazla olduğu göze çarpmaktadır. Her devletin her milletin kendine ait kültürünün bulunması bizim önümüzdeki en güzel örneklerdendir.
Girne kalesinin içerisinde bulunan yapıtlar ise kaleden daha çok ilgi çekmektedir...
Yine tarihin gizemli karanlıklarına ışık tutan yapılar bizi içerisine alır ve kendilerine hayran bırakır.

Lüzinyan Kulesi :  Kule Kıbrıs Kralı John Dibel'in tarafından yaptırılmıştır. Kulede ise Bizans, Lüzinyan, Venedik, Osmanlı  ve İngiliz asker bayrakları sergilenmektedir.
St. George Kilisesi : Bizans ve Lüzinyan dönemlerin de kale dışında bağımsız bir yapıt olan kilise, Venedik döneminde bazı değişikliklerle kale içine alınmıştır.
Sarnıç :  Lüzinyan döneminde yapıldığı sanılan sarnıç o dönemlerde kalenin su ihtiyacını karşılamaktaydı.
Zindanlar :  Lüzinyan dönemine aittir  ve Kral I. Peter döneminde birçok işkence olayına sahne olmuştur. Zindan odalarında bugün gerçek olaylara bağımlı kalınarak yapılan canlandırmalar sergilenmektedir.

Şövalye John Visconti
Zindanlarda yer alan kuyulardan birinde Şövalye John Visconti canlandırılmıştır. Talihsiz bir şekilde zindana atılan şövalyenin hikâyesi şöyledir; 1368 yılında Kral 1. Peter Haçlı Ordusu toplamak üzere Fransa’ya giderken, Visconti’ye sarayın muhafazası ile görevlendirir. Bu dönemde Kraliçe Elenor, Roucha Kontu, John de Morphou ile gönül ilişkisine girer ve dedikodular başlar. Krala sadık Visconti 1.Peter’e gönderdiği mektubunda Kraliçe’nin dedikodulara maruz kaldığını ve krala sadakatsizliğine kesinlikle inanmadığını bildirir. Adaya dönen Kral araştırmaları sonunda konuyu Kraliyet Saray Meclisi’ne havale eder. Politik ve kişisel nedenlerle Kraliçe’yi cezalandıramayan Meclis, başka bir suçlu bulmalıdır. Meclis, Visconti’yi Kraliçe’ye iftira atmakla suçlu bulur. Visconti savunması dahi alınmadan bu zindana hapsedilir. Bir yıl burada çile çektikten sonra Bufavento Kalesi’ne gönderilir ve açlıktan ölür.
 Joama L’aleman
Kalenin zindan bölümünde bulunan kuyuda temsili canlandırılan bir de kadın bulunmaktadır. Burada bulunan Joama L’aleman Kıbrıs ve Kudüs Kralı 1. Peter’in en gözde metresidir. L’aleman, kralın çocuğunu taşıdığı için Kraliçe Elanor’un kıskançlıklarından nasibini almıştır. Kralın seferde olmasını fırsat bilen Elanor, Joanna’yı huzuruna çağırıp, ona hakaret eder. L’aleman, 8 aylık hamiledir ve Kraliçe bu çocuğun düşmesini istemektedir. Bu nedenle Joanna’nın karnı üzerine büyük mermer bir havan konularak tuz öğütülür, kötü kokulu ilaç içirilir, işkence yapılar ama çocuk düşmez. Doğum gerçekleştikten hemen sonra üzerindeki kanlar temizlenmeden Lefkoşe’den Girne’ye kaleye getirilir ve bu hücreye hapsedilir.
Kralın kardeşi olan Prens Girne Komutanı’nı  görevden alarak, yerine Joanna’nın akrabası olan Sir Luke d’Antiaume’u getirmesinden sonra bir yılını iyi şekilde geçirir. O sırada Haçlı Ordularını toplamak için Fransa’da bulunan Kral, Kraliçe’nin Joanna’ya yaptıklarını öğrenerek, öfkeye kapılır. Gönderdiği mektupta Kraliçeye şöyle der; “Sevdiğim Layd Joanna’ya yaptığın kötülükleri duydum. Bu nedenle yemin ederim ki Kıbrıs’a geldiğimde bir çoğunun  titreyeceği kötü şeyler yapacağım. Bu nedenle ben gelmeden önce o kadına yapabileceğin en kötü işleri yap.”
Mektuptan kısa bir süre sonra Joanna zindandan çıkarılır ve Lefkoşa’daki Franciscan Mezhebine ait Santa Clara Manastırı’na gönderilir. Kralın seferden dönmesiyle birlikte saraya geri alınır. Çocuğun akıbeti ise bilinmemektedir.
              Diğer zindan odalarında ise o dönemde yapılan işkenceleri anlatan canlandırmalar vardır.


Batık Gemi Müzesi :  Bu müzede bulunan gemi günümüze kadar ele geçen en eski gemi özelliğini taşımaktadır. Gemi söylenildiği üzere Helenistik dönemdeki krallara aittir. Bir başka söylentiye göre gemi aslında bir ticaret gemisidir. Pensilvanya Üniversitesi su altı arkeologları tarafından gün ışığına çıkarılan batık gemi ise, Girne’ye 1,5 kilometre uzaklıkta 18 metre derinlikte bir balıkçı tarafından bulunmuştur. Halep çamından yapılmış, 15 metre uzunluğundaki geminin yüzeyi ağaç kurtlarına karşı koruma sağlamak için vernikle kaplanmıştır. Gemide bulunan mutfak gereçleri, tahta kaşıklar, zeytinyağı şişeleri, bardaklar ve tuz ambarları görülmektedir.


Bu güzellikleri gezip görüpte belgelememek olmazdı tabi ki heyecanla çekip arşivime yerleştrdiğim ve her baktığımda özlem duyduğum bir sürü fotoğrafım var. Sizlerinde  tatil amaçlı gittiğiniz de bu tarihi yapıyı gezmeniz ve yeni anılar biriktirmeniz dileklerimle…

















                                                            



14 Ağustos 2015 Cuma

FETİH FİLMİ

  

  Fetih filmini öncelikle ilk çıktığı zamanlarda hınçla hınç dolu olan sinema salonlarında çok değerli arkadaşlarımla birlikte birkaç kez  izleme fırsatı buldum .Tabi bazı arkadaşlarımı  ikna etmek gerçekten zor olmuştu çünkü onlar fazla film izlemeyi hatta böyle filmler izlemeyi pek sevmiyorlardı neyse ki beni kırmadılar. Fakat filmi izledikten sonra da bu böyle değil miydi şu şöyle değil miydi biz yanlış mı öğrenmişiz diye de başımın etini yediler ama sonunda  da olsun ya güzeldi güzel filmdi yapanların eline sağlık deyip sustular .O günden sonrada hiç yorum yapmadılar .Birkaç ay önce yeniden öğrenci olmamın şerefine  arkadaşlarımdan biri  arşivlerimden haberi olduğu için biraz da laf sokarak  bana Fetih 1453 filminin dvd sini alarak beni şımarttı doğrusu...Ama filmi beraber tekrar izlemeden sevgili arkadaşımı bırakmadım tabi ki...Filmi sinema ortamında seyrettikten sonra ev ortamında seyretmek baya iyi geldi bana çünkü filmdeki olumlu ve olumsuz yönleri daha iyi görebiliyorsunuz rahatlık açısından tabi ki...Arkadaşımla uzun uzadıya filmi tartıştıktan sonra arşivime kaldırdım filmi...
Tabi geçen gün tv ekranlarında görünce dayanamayıp tekrar izledim. Aslında ben izlediğim filmleri tekrar izleme özelliğine sahip olan bir insan değilim fakat sevdiğim filmleri bıkana kadar 5 kere 10 kere bazen daha fazla izlediğimde oluyor. Fakat bir filmin sahnelerini iyice anlayıp kavramak için gerçekten filmi birkaç kere izlemek gerekiyor. En son tv de izlediğim bu filmin bana kattıklarını ilk izlediğim anda anlayamamıştım fakat şimdi daha da göze batıyor...





Öncelikle bende herkes gibi kendimce olumlu ve olumsuz yanlarını eleştirdim filmin.Ben tarih filmlerini izlerken gerçekten okumuş olduğum öğrenmiş olduğum doğruların film sahnesine aktarılırken de böyle olmasını istiyorum. Fakat bu filmde onu yakalayamadım çünkü tarihte öğrendiğim konuların burada farklı olarak filme alındığını görünce acaba mı oldum ben mi yanlış biliyordum diye içimden geçirmedim değil yani açıklamam gerekirse ;
Ulubatlı Hasan ile Era'nın yaşamış olduğu ilişki beni hayrete düşürdü. Çünkü Ulubatlı Hasan ile ilgili tarihte doğru düzgün bir bilgi bile yokken böyle bir aşkın canlandırılması tuhaf oldu benim için, hatta daha tuhaf olan şey ,Urbanın Era'yı küçükken evlatlık almış olup yetiştirmesiydi ki bu tamamen kurgudan ibaret.

Neyse bunları geçtim Ulubatlı Hasan  ile  Guistiniani’nin savaş  sahnesine takıldı gözüm benim bildiğim Guistiniani bırakın Ulubatlı Hasan tarafından öldürülmeyi savaşta ölmemişti bile ağır yaralandığı için askerleri tarafından kaçırılmıştı ve Sakız Adasında ölmüştü.
Film de Konstantine'ye ayıp etmişler ama adam ne kadar düşmanımızda olsa bu kadar sönük anlatılmamalıydı burada ki biz Konstantine'nin savaş sırasında tanınmamak adına kılık kıyafet değiştirerek savaşa katıldığını ve çarpışmada bulunduğunu öğrenmiştik tarih kitaplarında.
Fatih'in filmde namaz kıldırması benim tuhafıma gitti tamam böyle bir görüntü gerçekten güzel gerçekten hoş ama tarihte Fatih'in namaz kıldırdığı görülmemiştir. Hatta savaş bittikten sonra kılınan ilk namazı bile Ayasofya da  Akşemsettin  Efendi kıldırmıştır diğerlerinde de olduğu gibi.
Ayrıca başlı başına beni düşündüren konunun Akşemsettin Efendinin burada neden bu kadar az konu edildiği  tarihte fethin başından sonuna kadar Fatih'in yanında olan Akşemsettin efendinin filmde nerede olduğunu pek kestiremedim açıkçası... Filmde görmek istediğim Fatih'in hocaları olan Molla Gürani ve Molla Hüsrev'in de filmde olmaması beni şaşırttı.

Hep tarih hep tarih dedim bu filme başka yönden bakmadım mı baktım tabi ki, film görsel olarak etkileyiciydi tabi ki bazı kareler hariç o kareler bilgisayar efektlerinin mecbur kalınarak kullanıldığı karelerdi bence daha başarılı olunabilirdi. Fakat top döküm sahnelerine  hayran kaldım, savaş sahnelerine hayran kaldım, geminin karadan geçirilme bölümüne hayran kaldım, yalnız gemi geçirilirken kopan kolları vs. saymıyorum o sahnede kullanılan plastik gerçekten çok göze batıyordu. Surlardan dökülen yağlar adamların yanması, Ulubatlı Hasan'ın bayrağı surlara dikerken okla vurulduğu anlar, lağımcıların bulunduklarını anladıklarında kendilerini feda ederek patlattıkları sahne, Fatih'in fetihten sonra şehre giriş bölümü ve halkla konuşması, Fatih'in babasıyla konuşma sahnesi ve oğluna sarılıp veda etme sahnesi, deniz donanmasında Kur'an-ı Kerim'i geminin en tepesine kadar koyulup Allah u Ekber diye bağıran askerler bence bu sahneler oldukça başarılı ve oldukça etkileyiciydi benim için.



Görsel olarak gözüme takılan en güzel şey FATİH'in tarihte de olduğu gibi sağ omuzunda ve kalbinde ALLAH,sol omuzunda MUHAMMED ve bileklerinde ise Kelime'i Tevhidin olduğunu görmekti.


Görsel olarak kılık kıyafete baktığımda genel anlamda iyiydi fakat Ulubatlı Hasan’ın kolsuz ve zırhsız savaşa girmesi bende bir süperman havası yarattı. Açıkçası ilk izlediğimde Fatih'i başka birinin oynamasını düşlerdim çünkü bizim hayalimizde olan Fatih resimlerinden tanıdığımız Fatih çok başkaydı filmde daha başkaydı Devrim Evin evet çok iyi bir oyuncu güzel bir iş çıkarmış ama daha heybetli daha benzer biri olabilirdi. Ulubatlı Hasan'a sözüm yok zira günümüzden bir delikanlıyı canlandırmıştı eskiye dair gözümde bir şey uyanmadı. Akşemsettin Efendiyi aklıma bile getirmek istemiyorum o görüntüyü çünkü benim bildiğim Akşemsettin Efendi köseydi ve cılız denecek kadar formda bir insandı. Ama burada gördüğüm aksakallı göbekli dede gerçekten insanların rüyasına giren dedelere benziyordu söylemeden edemeyeceğim.


Bu arada son olarak filimin müziklerine değinmek istiyorum. Genel olarak müzikler harikaydı ama arkadaş benim bildiğim Osmanlı savaşa mehter marşıyla başlar savaş bitene kadar da bu mehter marşları söylenir. Filmde ben algılayamadım marşları ve keşke olsaydı dedim.

Film yabancı ülkelere açılmış, gişe yapmış bir film umarım bu eksiklikleri ve fazlalıkları herkes görmemiştir.
Aslında bu kadar uzun olan çağ kapatıp çağ açan bir filmdeki aksaklıklar göz ardı edilmelidir ve keyif alınarak izlenilmelidir.



Ben cesaret edip böyle bir filmi bizlere kazandırdığından dolayı Faruk AKSOY 'a teşekkürlerimi iletirim. Emeğe saygı duyulmalıdır.

BURSA YEŞİL CAMİ & YEŞİL TÜRBE

Bahçelievler Belediyesinin düzenlemiş olduğu günübirlik Bursa gezisine katıldığım ve soluğu o çok istediğim Yeşil Cami de aldığım anı paylaş...